Yıldıray Şahinler
Ekranların sevilen dizisi “Teşkilat”ta Davut ve Levent Karayurt karakterine hayat veren usta oyuncu ve tiyatro sahnelerinin ödüllü yönetmeni Yıldıray Şahinler; oğlunun doğum anından onunla kurduğu kelimesiz iletişime, baba kavramının tanımından popüler ebeveynlik kültürüne olan mesafeli duruşuna kadar pek çok detayı MAG Okurlarıyla paylaşıyor.
Baba olduğunuzda hissettiğiniz ilk şey neydi?
Eşim doğal doğum yapmak istedi, beni de yanında istedi. Yapabilir miyim bilmeden kabul ettim ama bizim doğumun on sekiz saat süreceğini önceden kimse söylemedi! Tüm bu süre boyunca her saniye yanındaydım. Öyle ki, yatağının kilitlerini açıp ebeyle doğumhaneye götüren de bendim, bebeğin saçlarını ilk gören de. Eşime “Saçları senin renginde…” dediğimi hatırlıyorum. Göbek bağını da ben kestim. Eşimle on sekiz saatlik bir savaştan çıktık. Dolayısıyla baba olduğumda pek bir şey anlayamadım. Akşam beni eve gönderdiler, ancak evde yalnız kaldığımda “Vay be baba oldum!” dedim.
Baba kavramını tek bir cümleyle tanımlayabilir misiniz?
Hiçbir karşılık beklemeden, her koşulda arkanda duran, koruyan, kollayan, sen düşünmezken bile seni düşünen bir varlık.
Aksel dünyaya geldikten sonra hayatınızda, önceliklerinizde ve dünyaya bakış açınızda değişen en keskin şey ne oldu?
Dünyada çok sevdiğim insanlar vardı; ama Aksel gelince kendimden daha çok sevdiğim biri oldu. Kendi canımdan daha değerli bir can. Bu çok yeni bir şey. Her şeyi onu düşünerek ve ona göre planlayıp yaşamak var artık. Bu, karar vermekle falan da ilgili değil. Kendiliğinden böyle oluyor zaten. Kaş’ta dalış eğitmenliği yaptığım dönemde, yıllardır tanıdığım çiftleri, bir yaz gelir, akşamın erken bir saatinde önümüzden puset iterek ve dondurma yalayarak otellerine bebek yatırmaya giderken görürdüm. Sorardım “Niye abi?” diye… “Anlatmaya çalışsak da anlamazsın, anlatılabilecek bir şey değil.” derlerdi. Ben de inanırdım doğrusu. Anlayamayacağımı anlardım yani. Çocuk yapmayı da o yüzden hep erteledim, çünkü ben kendini adayan biriyim. Onlardan da beter olacağımı biliyordum.
Sizce eski usul babalık ile sizin bugün deneyimlediğiniz modern babalık arasında ne gibi farklar var? Siz nasıl bir baba olmaya gayret ediyorsunuz? İlişkinizi nasıl tanımlarsınız?
Ben pek bir fark göremiyorum. Belki de ben eski usul bir babayımdır. Her zaman sağduyuya inanırım… ve tabii en önemlisi empati. Büyüklerin bana yaptığı yanlışları hatırlıyorum. Çocuk gözlerimden bakıp aynı yanlışları Aksel’e yapmamaya çalışıyorum. Bazen de yapıyorum açıkçası ve öyle olursa pişman olup ondan özür dilemekten hiç çekinmiyorum. Yaptığımın neden yanlış olduğunu anlatmaya çalışıyorum. Otoriter, sert bir baba figürü olmaya asla çalışmıyorum. “Çocuğum öz güvenli olsun”, “yarışmada önde olsun” motivasyonlarıyla çocuklarını dünyanın en bencil, en şımarık, en benmerkezci insanı olarak yetiştiren ailelerden çok sıkıldım, onlardan çok rahatsız oluyorum. Oğlum da rahatsız oluyor, çünkü ben de annesi de öyle ebeveynler değiliz. Dolayısıyla çocuğumuz öyle bir çocuk değil ve o da o çocuklarla anlaşamıyor. Ben disiplini her alanda gerekli görüyorum. Mantıklı ve sevecen otorite tarafından sağlanan disiplin gerekli bence. En gereklisi de öz disiplin. Bunu kazandırmaya çalışıyoruz.
Sizin kendi babanızla ilişkiniz nasıldı?
Ergenlikle birlikte çok çatışmaya başladık. Sonra babamı kaybettim. 36 yaşındaydım. O gün bir de baktım ki ben babamım. Yüzmeyi de, basketbolu da ondan öğrenmişim; dünya görüşümü de ondan almışım, analitik düşünce yapımı da. Bana akıldan matematik hesapları yapmayı da o öğretmiş, edebiyatı da o sevdirmiş. Beni tiyatrocu yapan onun tiyatro aşkı, dalgıç yapan da onun deniz tutkusu. Baba kavramını tek cümleyle açıklamamı istemiştiniz ya… aslında ben sanırım ancak bu cümlelerle tanımlayabilirim.
Tiyatro sahneleri, set yoğunluğu derken düzensiz çalışma saatleri olan bir mesleğiniz var. Bu yoğun tempoda çocuğunuz ile kaliteli vakit geçirme dengesini nasıl kuruyorsunuz?
Sosyal hayatımdan vazgeçerek. İşim bittiği anda ailemin yanına koşuyorum. Normal diyebileceğimiz mesleklere göre çok farklı çalışma saatlerimiz ve dönemlerimiz var. Bunun olumlu yanı da kalabalıkların tatil yapmadığı dönemlerde tatillerimiz olabiliyor. Bunu eşimle sık sık seyahat ederek değerlendirirdik. Şimdi tabii okula göre ayarlamamız gerekiyor ama yine de fırsatlar yaratabiliyoruz. Aksel de bizim gibi iyi bir gezgin. Onunla seyahat etmek, doğa sporları yapmak bizim için büyük bir mutluluk oluyor.
Aksel ile yapmaktan en keyif aldığınız aktivite nedir?
Ona yüzmeyi ve basketbolu öğrettim. Ayrıca bizim kayak tutkumuz ona da bulaştı; hem lisanslı bir kayakçı hem de lisanslı olarak basketbol oynuyor. Birlikte basketbol oynamaktan, yüzmekten, kayak yapmaktan ve değişik şehirleri gezmekten çok büyük keyif alıyoruz.
Oğlunuzla, kelimelere dökülmeyen, sadece ikinizin bildiği bir anlaşma dili var mı sizce?
Var tabii. Birbirimizi gözlerinden anlayıp cevap verebiliyoruz hatta. Bazen de bir süre göz göze kalıp birbirimize söylediklerimiz yüzünden gülmeye başlıyoruz.
Kendi çocukluğunuzun İstanbul’u ile Aksel’in büyüyeceği İstanbul arasındaki uçurumu bir sahne tasarımı gibi düşünseniz; dekorun hangi parçalarını mutlaka onun hayatında tutmak istersiniz?
Arabaların ve evlerin yüzde doksanını dekordan çıkarırdım. Yerlerine ağaçları, ormanları geri koyardım. Tabii oyuncu sayısı da bu oranda düşerdi.
Babalar Günü için iletmek istediğiniz bir mesajınız var mı?
Şimdi röportajın amacına uygun olmayacak ama açık konuşmak istiyorum müsaade ederseniz: Bence Babalar Günü biraz “tırt” bir gün… Atanamamış Anneler Günü. Tarihçesini bilmiyorum ama bence sonradan icat edildi. Ayıp olmasın diye sanki. Yarım saattir baba anlatıyorum ama esas olan annedir. Buradan bütün annelere saygılarımı göndermek istiyorum. Onların yanında biz babalar yardımcı oyuncu oluruz ancak…
Çocuklarını gerçekten ama gerçekten iyi bir insan olarak yetiştirmek için emek veren tüm babaların Babalar Günü kutlu olsun.