Elif Zorlu Tapan – Görünmezlik Teknolojisinin Ardındaki Türk Bilim İnsanı Ergün Kırlıkovalı
Ergün Kırlıkovalı; B-2 Spirit bombardıman uçağı ve F-35 Lightning II savaş uçağının radar izini azaltan, yani görünmez yapan kaplama teknolojilerinin arkasındaki Türk bilim insanı. Dünyanın en kritik havacılık programlarına adını altın harflerle yazdıran Ergün Bey’in hikâyesi, başkalarının imkânsız diyerek vazgeçtiği yerde yeni bir ihtimali görme hikâyesi. “Başkaları ‘imkânsız’ deyip vazgeçtiğinde, ben heyecanın doruk noktasındaydım.” diyor Ergün Kırlıkovalı. Çünkü onun için imkânsız, bir son değil, çözülmeyi bekleyen yeni bir problem.
İnsanlar sizi “uçakları görünmez yapan Türk mühendis” olarak tanıyor. Siz kendinizi nasıl tanımlarsınız? Ergün Kırlıkovalı kimdir?
Ben kendimi polimer kimyası ile savunma sanayisinin kesişme noktasında çalışan bir nevi moleküler mimar olarak görüyorum. Havacılıkta gizliliği (stealth) çözmek için malzeme biliminin sınırlarını zorlayan biriyim. Görüneni korumak için görünmeyene yön vermeye çalışan bir polimer bilimciyim. Tutkum; moleküler yapıların, bir nesnenin çevresiyle etkileşimini nasıl temelden değiştirebileceğini keşfetmektir — bu ister radar dalgalarını soğurmak (absorbe etmek) olsun, ister uzayın zorlu koşullarında hayatta kalabilmek. Temel kimya bilimi ile en yeni havacılık teknolojisi arasında bir yerdeyim.
Eşiniz hayat yolculuğunuzda olduğu kadar kariyerinizde de en yakın yol arkadaşınız. Birlikte çalışmak, büyük kararları paylaşmak ve aynı hedefe yürümek. Başarınızın görünmeyen tarafında eşinizin payı nasıl?
Eşim Juliana ile ben, saat gibi çalışan, uyumlu bir ekibiz. Gençlere de önerim, başarıyı yakalamak için en kısa yolun iyi bir ekip kurmaktan geçtiğidir. Biz, firmamızın kuruluşundan bugüne, yani tam kırk bir yıldır, hep eşimle beraber çalışıyoruz. Bu nasıl oluyor diye soranlara hemen söyleyeyim: Ciddi bir iş bölümü yapıyor ve aradaki sınırları saygıyla koruyoruz. Juliana kontratlar, pazarlama, muhasebe, insan kaynakları gibi tüm sosyal konulara bakıyor; ben ise bilim, teknoloji, AR-GE, ve üretim gibi teknik konulara odaklanıyorum. Buluşlar benim adımı taşıyor olabilir ama onlar Juliana olmasaydı belki hiç olmayacaktı. Bu yüzden biz daima hayatımızı, başarılarımızı, hatalarımızı, mutluluğumuzu, kısacası her şeyimizi paylaşıyoruz ve çok mutluyuz. Hani derler ya, fifty-fifty. Aynen öyle.
Yüksek güvenlikli savunma dünyasında çalışıyorsunuz. Pentagon’la yollarınız nasıl kesişti? Bu buluşma, kariyerinizde neleri değiştirdi?
Pentagon bizlerle doğrudan çalışmaz; Lockheed Martin, Northrop Grumman, Boeing, Raytheon, Teledyne gibi mega yüklenicilerle çalışır. Bizler de bu megalara alt yüklenici oluruz. Pentagon, neler istediğini ihale sonucu imzalanan büyük kontratlarda bu mega yüklenicilere belirtir, kilometre taşlarını ve teslimat tarihlerini tek tek yazar. Mega yükleniciler de daha sonra kendi ihalelerini açıp en uygun alt yüklenicileri saptar ve onlara işin belirli kısımlarını verir. Bu ihalelerin hepsinde Pentagon mutlaka temsil edilir. Pentagon ile yollarımızın ilk kesişmesi 1988 yılında Los Angeles’ın kuzeydoğusundaki Palmdale kentinde oldu. Bir Northrop Grumman ihalesine davet edilmiştik. Kimya endüstrisinin önde gelen firmaları da ekipler hâlinde oradaydı. Ben tek başımaydım. Milyar dolarlık firmaların yarattığı bu boğucu atmosfer beni bayağı korkutmuştu. Oradan kalkıp gitmeyi ciddi ciddi planlıyordum. Ama iyi ki gitmemişim. Bakın ne oldu: Northrop ve Pentagon yetkilileri B-52 uçakları için çelik kadar sert ama aynı zamanda esnek bir malzeme istiyorlardı. Katılanların bir kısmı bu istekleri saçma bulup yarışmadan çekildi. Ama o sırada benim beynimde şimşekler çakıyordu. Ben bunu yaparım diyordum. Sebebi de şu: Boğaziçi Üniversitesinden Kimya lisansımı aldıktan sonra polimerlerde uzmanlaşmak için gittiğim İngiltere’deki Manchester Üniversitesinde “Rubber Elasticity” adlı çok sevdiğim bir ders almıştım.
O dersi o kadar sevmişim ki onu bir gün ticarileştireceğimi daha öğrencilik yıllarımda düşünüyordum. İşte o gün tam da bu fikirleri hayata geçirmem için bir fırsat doğmuştu. Yarışmacılara tanınan süre olan altı ayda, geceli gündüzlü sıkı bir çalışmadan sonra geliştirdiğim malzeme yıllar süren test sürecinden başarıyla geçen tek malzeme oldu. Sonuç: 1998’den beri B-2’lerde tek tedarikçiyiz.
Pentagon’a yaptığınız sunumlarda, karşınızdaki ekip kimlerden oluşur ve bu sunumlar sırasında odanın atmosferi nasıldır?
Kimya sanayisinde en tepede bulunan beş ya da altı firmadan hepsi oradaydı. Her firma doktora sahibi bir çalışanının liderliğinde, dört beş kişilik bir ekip tarafından temsil ediliyordu. Ben ise tek başıma idim. Devler karşısında bir sinek! Burada ne işim var, çekip gideyim diye düşünmedim değil… Ama günün sonunda o dev firmalar projeyi biraz hafife aldılar ve gerekli ihtimamı göstermediler. Ben ise çok ciddiye aldım ve malzemeyi sıfırdan tasarladım. Peki, onlar da bu malzemeyi yapamaz mıydı? Yapabilirlerdi herhalde… Yalnız, onlar bu işi biraz küçük gördüler, ya da saçma buldular.
Başkalarının “imkânsız” deyip vazgeçtiği yerde, siz ne görüyorsunuz?
Yapacağıma o kadar inanmıştım ki, kafamda hemen atmam gereken adımları bile sıralıyordum. Toplantı bir an evvel bitsin de laboratuvarıma gireyim ve o adımları bir bir atayım diye sabırsızlanıyordum. Onların “imkânsız” ya da “saçma” deyip vazgeçtikleri yerde, bende heyecan doruk noktasındaydı. Çetin bir AR-GE çalışması sonucunda eşim Juliana’ya şöyle dedim: “Beş formülle bu yarışa giriyorum. Bunlardan bir tanesi tam on ikiden vuracak.” Bana “Emin misin?” dedi. “Evet, eminim.” dedim. Hakikaten de 4 numaralı formül tüm testleri geçti ve yarışı kazandı. Tabii çok büyük bir mutluluk yaşadık.
Amerikan savunma sanayisini yakından tanıyan bir Türk mühendis olarak, ABD ile Türkiye’nin bu alandaki çalışma kültürlerini, önceliklerini ve teknolojiye bakışlarını nasıl değerlendiriyorsunuz?
Türkiye’deki çalışma kültürü daha sonuç odaklı ve zoru başarmada inanılmaz yaratıcı. Amerika’da bir tasarım yapıyorsanız ve bazı parçalara ihtiyacınız varsa, kısa bir araştırma yapıp üreticileri bulur ve sonra da onlardan bu parçaları satın alabilirsiniz. Bütün bu işler basit bir siparişe bakar. Birkaç gün sonra da o parça size gelir. Türkiye’de öyle mi? İstenilen parçaya açık veya örtülü ambargo koyarlar. Kimler mi? “Dost ve müttefik” ülkeler. Anti-Türk lobiler ve ayrımcı tavırlar sizin o tasarımı gerçekleştirmenize engeller çıkarır. Ama Türk mühendisi o kadar yaratıcı ki, “alamazsam kendim yaparım” kararlılığı ile, yılmadan, bıkmadan o parçaları yapar veya yaptırır ve tasarımına devam eder. Belki biraz gecikir tabii ama sonunda başarır. Amerika’da mühendis en küçük bir engel çıktığında, mesela elektrik kesilse, evine gider; ama Türkiye’de mühendis, elektrik kesilmesini bırakın, ambargo bile olsa, durmaz, yoluna devam eder. Amerika’da mühendis tasarım yaparken sadece üniversitede öğrendiklerini uygular; Türkiye’deki mühendis ise tasarımı yaparken etrafına ekosistem kurar ve bir altyapı geliştirir. Buradan bütün Türk bilim insanlarına ve mühendislerine gönülden tebrik ve takdirlerimi sunuyorum. İmkânsızı başarıyorlar.
Eviniz, koleksiyonlarınız ve yaşam alanınız hakkında çok şey yazıldı. İyi tasarım, iyi yaşam ve iyi mühendislik arasında ortak bir bağ var mı? Bunların aynı dili konuştuğu noktalar oluyor mu?
Güzel sordunuz. Bence var. Bir işi doğru, titiz ve azimli bir şekilde yapma alışkanlığınız varsa, bu kendisini tasarımda da, araştırma ve geliştirmede de, koleksiyonculukta da, sanatta ve sporda da, her yerde gösterir. Ben daha, sistematik, çalışkan ve sebatkâr olmayan bir koleksiyoncu görmedim. Bunların aynı dili konuştuğu noktalar genellikle tutkularıdır. Böyle tutkulu insanların sohbetine doyum olmaz.
Bugün, geleceği hakkında henüz hiçbir fikri olmayan genç Ergün’e tek cümlede ne söylemek isterdiniz?
Folklor, futbol, arkadaşlıklar, partiler, geyik… Hepsi iyi de, artık biraz da derslerine eğil, hocalarını daha iyi dinle, çünkü o bilgiler yarın gerçek hayatta önüne gelecek.
“Bir fikrim var ama henüz kendime tam güvenemiyorum.” diyen gençlere ne söylemek istersiniz? Bir fikrin hayal olmaktan çıkıp gerçek bir buluşa dönüşmesi için neler yapmalılar?
“Bir fikrim var ama henüz kendime tam güvenemiyorum.” diyorsan, hazır değilsin. Önce gözlem yap, sonra merak et, ardından dün, bugün, yarın taraması yap. Bak bakalım, senin fikrin doğada var mı? Doğa o sorunu nasıl çözmüş? Sen o çözümü insana uyarlayabilir misin? (Biomimicry) Sonra kısa, orta, uzun vadeli planlar yap ve onları takip et. Panik yapma, daha gençsin. Zamanın bol, ama araştırmalarını ve geliştirmelerini iyi yap. O zaman bir de bakacaksın ki, kendine güven gelmiş.
Bir fikrin hayal olmaktan çıkıp gerçek bir buluşa dönüşmesi olayına inovasyon deniyor, yani yenilikçilik. Bir fikri, insanların para verip de satın almak isteyeceği bir ürün veya hizmet şekline dönüştürmek inovasyon yapmak oluyor. Yaratıcılık ilk adımdır. Orada durmayın. Herkesin yaratıcı fikirleri vardır. Ama o fikirleri inovasyonla olgunlaştırıp girişimcilikle de insanların tüketimine sunarsanız, o zaman başarı mutlaka gelir. Ardından da tabii refah.
Gençler, unutmayın ki, katma değer yaratılmadan refah yaratılmaz. Bir fikri inovasyona çevirmek, katma değer yaratmaktır. O katma değeri girişimcilikle piyasaya sunmak ise refahı getirir. Özetlersek: Önce yaratıcılık, sonra inovasyon ve katma değer, sonra girişimcilik ve ardından refah. Tüm gençlerimize sonsuz başarılar diliyorum.