Yüzyıllık Dostluğun Elçisi – Büyükelçi Guillaume Scheurer
Türkiye ile İsviçre arasındaki diplomatik ve kültürel bağların yüz yıllık dönüm noktasını kutladığımız bu özel dönemde, İsviçre’nin Türkiye Büyükelçisi Guillaume Scheurer ile buluştuk. Göreve başladığı ilk andan itibaren Türkiye’nin derin tarihine ve insanının sıcaklığına hayran kalan Büyükelçi Scheurer, keşfetmeyi en sevdiği antik kentlerden mantıya olan tutkusuna, İstanbul Maratonu’ndaki koşu deneyiminden doğa maceralarına kadar, diplomatik kimliğinin ardındaki renkli yaşamını MAG Okurları için anlattı.
Türkiye’ye ilk geldiğiniz günü hatırlıyor musunuz? Sizde bıraktığı ilk izlenim neydi?
Uçaktan iner inmez bir Migros görmek, ilk anda bana pilotun küçük bir tur atıp beni tekrar İsviçre’ye geri getirdiğini düşündürdü. İsviçre’de çocuk ya da yetişkin herkesin bildiği bu market zincirini, evimden iki bin beş yüz kilometre uzakta, burada yeniden görmek gerçekten çok ilginçti!
Şakayı bir kenara bırakırsak, Türkiye’deki ilk günümde beni hemen etkileyen şey, büyüleyici zıtlıkların bir arada oluşuydu: Neredeyse her köşe başında en kadim tarihî izlere rastlayabiliyor, bunların hemen yanında ise modern, canlı ve genç bir şehir yaşamını görebiliyorsunuz. Daha ilk andan itibaren Türkiye’nin enerjisini ve çeşitliliğini görebiliyor ve hissedebiliyordum. Sanki sürekli ileriye doğru hareket eden, ama aynı zamanda köklerinin de her zaman farkında olan bir yere adım atmış gibiydim. Geçmiş ile gelecek ve yerel kimlik ile küresel vizyon arasındaki bu denge, keşfetmesi en heyecan verici şeylerden biri oldu. Bugün hâlâ bunu keşfetmeye devam ediyorum.
Türkiye, göreve başlamadan önce zihninizde nasıl bir ülkeydi; geldikten sonra bu algı nasıl değişti?
Görevime başlamadan önce Türkiye’yi; olağanüstü tarihî derinliğe, stratejik öneme ve kültürel zenginliğe sahip bir ülke olarak görüyordum. Kıtalar, kültürler ve fikirler arasında eşsiz bir köprü konumunda olmasının yanı sıra dinamik ekonomisinin de farkındaydım. İsviçre ile Türkiye arasındaki, uzun yıllara dayanan diplomatik ve ekonomik ilişkileri bildiğim için güçlü ve çok yönlü bir ortaklığı, üzerine inşa ederek geliştireceğimizi de öngörüyordum.
İlk izlenimim, buraya vardığımda büyük ölçüde doğrulandı; ancak, Türkiye’ye dair algım aynı zamanda çok daha derinlikli ve kişisel bir hâl aldı. Artık Türkiye’nin coğrafi ve jeopolitik rolünün çok ötesini görebiliyor ve sayısız karşılaşma ile kişisel bağ sayesinde Türk insanının sıcaklığı ve misafirperverliğinden derinden etkileniyorum. Ayrıca ülkenin büyük bölgesel çeşitliliğini de deneyimleme fırsatı buldum; ben de benzer şekilde çeşitlilik gösteren İsviçre perspektifinden bakınca bunu son derece özel bir özellik ve büyük bir güç kaynağı olarak görüyorum.
Ayrıca, son iki yıl boyunca Türk vatandaşlarının İsviçre’ye yönelik güçlü ilgisini daha yakından anlama fırsatı buldum; ister eğitim, ister iş dünyası, ister kültürel değişim alanında olsun. Bu insani bağlar; iki ülke arasındaki ilişkinin yalnızca kurumsal düzeyde olmadığı, aynı zamanda samimi bir karşılıklı merak ve saygı üzerine kurulu olduğu yönündeki inancımı daha da güçlendirdi.
Türkiye ile İsviçre arasında 1925 yılında imzalanan Dostluk Antlaşması’nın 100. yılındayız. Bu tarihî dönüm noktasını iki ülke ilişkileri açısından nasıl tanımlarsınız? Sizce bu antlaşma neden hâlâ güncelliğini ve anlamını koruyor?
2025 yılında kutlanan Dostluk Antlaşması’nın yüzüncü yıl dönümü, Türk-İsviçre ilişkilerinde önemli bir dönüm noktası olmuştur. Geçtiğimiz yüz yıl boyunca Türkiye ve İsviçre; karşılıklı saygı, uluslararası iş birliği ile hukuka ve bölgesel istikrara bağlılık gibi ortak değerler temelinde diplomatik, ekonomik, kültürel ve bilimsel alışverişlerle şekillenen güçlü ikili ilişkiler sürdürmüştür.
Bu yıl dönümü geçmişteki başarıları vurgularken, günümüzdeki zorlukların üstesinden gelmek adına yeni iş birliklerine yol açmak için mevcut bağları güçlendirme ve modernize etme fırsatı da sunmaktadır. İki ülke arasındaki bağlar güçlenmeye devam ederken; Türkiye’nin artan öneminden ve İsviçre’nin inovasyon gücünden yararlanarak iklim değişikliği, yeşil enerji ve sürdürülebilir kalkınma gibi alanlarda daha da büyük bir iş birliği görmeyi umut ediyoruz.Ayrıca, 2025 yılındaki yüz yıllık dostluğun ardından bu yıl, Türkiye’de 1926 yılında yürürlüğe giren ve doğrudan İsviçre kanunlarından ilham alan Medeni Kanun ve Borçlar Kanunu’nun kabulünün yüzüncü yılını kutlayacağız. Bu kutlamalar kapsamında üniversiteler, hukuk uzmanları ve toplumun daha geniş kesimleriyle birlikte yeniden çeşitli etkinlikler düzenlemeyi planlıyoruz.
Sizin Türk mutfağına, özellikle mantıya olan ilginiz artık bilinen bir gerçek. İsviçre çikolatası ile Türk kahvesi arasındaki o mükemmel uyum gibi, kültürlerimizin birbirini bu kadar güzel tamamlamasını neye bağlıyorsunuz?
Bana göre Türk mutfağı -Türkiye’de sürekli deneyimlediğim- zenginliği, çeşitliliği ve sıcaklığı yansıtıyor. Nesiller boyunca özenle hazırlanan mantı ise İsviçre kültüründe de değer verdiğimiz unsurları temsil ediyor: Geleneğe duyulan büyük saygı, el emeğine verilen derin önem ve kaliteye bağlılık.
Kültürlerimizin birbirine benzediğine ve birbirini tamamladığına inanıyorum, çünkü hem İsviçre hem de Türkiye, köklü geleneklerini yenilikçilik ve uluslararası bağlantı arayışlarıyla başarılı bir şekilde birleştiriyor. İsviçre’nin hassasiyeti ve uzmanlığı, Türkiye’nin dinamizmi, yaratıcılığı ve güçlü konukseverlik anlayışıyla doğal bir uyum yakalıyor. Bu durum sadece gastronomide değil; iş dünyası, turizm, eğitim ve insani ilişkiler gibi çeşitli disiplinler arasında da benzersiz bir sinerji yaratıyor.
Akıllı saatlerin yükselişine rağmen İsviçre saatçiliği prestijini nasıl koruyor? Türk tüketicisinin İsviçre saatlerine olan ilgisini nasıl değerlendiriyorsunuz?
Yaklaşık beş yüzyıldır gelenek, uzmanlık, ileri teknoloji ve yenilik, İsviçre saatçilik endüstrisinin büyümesini ve saatçilikte “en ileri seviye” olarak liderliğini sürdürmesini sağlamıştır. Olağanüstü çok yönlülük ve yaratıcılık sayesinde, içinde bulunduğu sürekli değişen ortama uyum sağlamış ve benzersiz konumunu korumayı başarmıştır.
İsviçre saatlerini bu kadar benzersiz kılan şeyin, İsviçreli saat ustalarının mükemmeliyetçilik konusundaki ünü ile tasarımlarının hem tarz hem de mekanik açıdan zamansızlığının bir birleşimi olduğunu düşünüyorum. Bir İsviçre saati satın alırken, bilekte kısa ömürlü sanal bir cihazdan ziyade nesiller boyunca kullanılabilecek bir zaman parçası seçilmiş olur. Bu iki kategori birbirinden o kadar farklı ki bence bu bir “ya o ya bu” seçimi değil, aksine birbirini tamamlama meselesidir. Türk halkının İsviçre saatlerine ilgisi büyük ve sürekli olarak artıyor. İsviçre dış ticaret istatistiklerine göre, Türkiye’nin İsviçre’den saat ithalatı temmuz 2025’te, bir önceki yılın aynı ayına kıyasla %21,5’lik bir artışla 30,3 milyon İsviçre frangına ulaştı. Bu rakamla birlikte Türkiye, İsviçre saat ithalatçıları sıralamasında dikkat çekici bir yükseliş göstererek 2024’teki yirminci sıradan temmuz 2025’te on altıncı sıraya tırmandı.
Ekim 2025’te, Cenevre Saatçilik Büyük Ödülü’ne (Grand Prix d’Horlogerie de Genève) İstanbul’da ilk kez ev sahipliği yapmaktan da onur duyduk. “Saat dünyasının Oscar’ları” olarak da bilinen bu ödül, her yılın en sıra dışı saat tasarımlarına veriliyor. Vakko Grubu tarafından düzenlenen beş günlük sergi boyunca, Türk halkının bu denli yoğun ilgisine tanık olmak ve toplumun her kesiminden konukları ağırlamak harikaydı.
Türkiye’nin arkeolojik zenginliği ve antik kentleri hakkındaki düşünceleriniz neler? Örneğin; Efes veya Göbeklitepe’yi ziyaret ettiniz mi? Bu sırada neler hissettiniz?
Türkiye’nin arkeolojik zenginliği gerçekten olağanüstü; burası hem ulusal bir hazineyi hem de medeniyetlerin hikâyelerini anlatan küresel bir mirası temsil ediyor. Türkiye’de tarihin yalnızca müzelerle sınırlı kalmayıp, etrafımızda canlı bir şekilde var olmaya devam ettiğini görmek son derece etkileyici. Göbeklitepe, Çatalhöyük, Termessos, Side, Ani, Zeugma veya Hattuşa gibi yerleri ziyaret etmek benim için her zaman derinden etkileyici bir deneyim olmuştur. Bu kadim taşların arasında ve geçmişteki gerçekliklerin bu manzaralarında yürürken, insan buralardaki eski kentsel yaşamın canlılığını hayal etmekten kendini alamıyor. Bu yerleri bizzat deneyimlemek, Türkiye’nin kültürel mirasını koruma ve sergileme konusundaki kararlılığına duyduğum saygıyı da pekiştiriyor. Türkiye’nin dört bir yanına yayılmış bu sit alanları, gelecek nesiller için mutlaka korumamız gereken, tarihe açılan eşsiz perdelerdir.
İsviçre, bu hazinelerin öneminin bilincinde olarak kültürel varlıkların korunmasında Türkiye ile birlikte çalışmakta ve örneğin Hatay Arkeoloji Müzesi’ndeki mozaik koleksiyonu gibi, depremden etkilenen alanların yeniden inşasına destek vermektedir.
Türk insanını İsviçre toplumuyla karşılaştırdığınızda öne çıkan farklar ve benzerlikler neler?
Toplumların kendi içlerinde de ne kadar çeşitli ve heterojen olduğunu düşünürsek, bütün bir toplumu diğeriyle kıyaslamak her zaman zordur; ancak sanırım Türkiye ile İsviçre arasındaki en dikkat çekici benzerliği de tam olarak burada görüyorum: Her iki ülke de insan ve kültür açısından olağanüstü bir zenginliğe ve çeşitliliğe sahip.
Farklılıklara gelecek olursak, belki biraz klişe olacak ama İsviçrelilerin, kendi işleyiş tarzlarına çok bağlı olduklarını belirtebilirim: Genellikle oldukça katı kuralları, zaman çizelgeleri ve iş yapış şekilleri vardır; bu da bizi dışarıdan biraz mesafeli ve kuralcı gösterebilir. Elbette bu çoğu zaman sadece bir dış görünüşten ibaret; bunun altında son derece nazik ve sıcakkanlı insanlar var. Türkiye’de ise insanlar bu özelliği doğrudan yansıtıyorlar: Türk insanıyla şu ana kadar yalnızca son derece sıcak, açık ve nazik karşılaşmalarım oldu. İsviçre’de de daha sık görmek isteyeceğim, açıkça sergilenen bir sıcaklık…
Türkiye’de gündelik hayatta sizi çok gülümseten ya da şaşırtan bir alışkanlık var mı?
Türkiye’de çayın günlük yaşamda ne kadar merkezî bir rol oynadığından her zaman etkilendim. Bir bardak çay ikram etme gibi basit bir jest, ister iş toplantılarında, ister arkadaşlar ya da aileyle buluşmalarda, hatta sadece bir yerde beklerken olsun, anında özel bir bağ kuruyor! Bu çok güzel bir sosyal rutin.
İsviçre’de ise kahve buna benzer bir rolde; kahve içerken insanlar fikir alışverişinde bulunuyor ve sosyal bağlarını güçlendiriyor; ancak, Türkiye’de çayın günün neredeyse her anına eşlik etmesine ve insanları bu kadar doğal bir şekilde bir araya getirmesine hayran kalıyorum.
Türk sanatının her dalı kendine özgü derinliklere sahip. Türk resim sanatı, edebiyatı veya müziğiyle ilgili kişisel ilgi alanlarınız var mı? Hangi sanat dalları sizi cezbetti?
Türk sanatı, Türkiye’nin kültürel mirasının zenginliğini ve çeşitliliğini gerçekten de çok iyi yansıtıyor. Özellikle topluma, tarihe ve kimliğe dair derin iç görüler sunan Türk edebiyatı beni her zaman büyülemiştir. Örneğin; Orhan Pamuk veya Yaşar Kemal gibi yazarlar, gelenek ile modernlik arasındaki diyaloğu son derece etkileyici bir şekilde yakalıyorlar. Türk müziğinin ve müzisyenlerinin canlılığından da oldukça etkileniyorum. Geçtiğimiz yıl Türk-İsviçre dostluğunun yüzüncü yılı kutlamaları kapsamında, Ankara’daki Erimtan Müzesi’nde bir çello konseri düzenledik. Bu vesileyle Türk çellist Nil Kocamangil ile İsviçreli çellist Estelle Revaz’ı bir araya getirerek, her iki ülkenin sahip olduğu yetenekleri ve müziğin yaratabileceği kültürlerarası bağları güzel bir şekilde ortaya koyduk.
İsviçre’nin önemli kültürel ve sanatsal figürlerini Türkiye’de tanıtmak için planlarınız var mı? Hangi sanatçıları Türkiye’de daha fazla tanıtmak istersiniz?
2025 yılında Türkiye ile İsviçre arasındaki yüz yıllık dostluk kutlamaları kapsamında, diğer etkinliklerin yanı sıra birçok kültürel etkinlik de düzenledik. Şahsen benim Türkiye ile geliştirmek ve teşvik etmek istediğim kültürel ve sanatsal bağ tam da bu: Aramızdaki köprülerin ve bağların gözler önüne serilmesi. Örneğin; Ankara’nın erken dönemlerinde etkili isimlerden biri olan ve şehrin bugünkü görünümünün şekillenmesine katkıda bulunan İsviçreli mimar Ernst Arnold Egli’nin çalışmalarını öne çıkarmak. Ya da 1930’larda Türkiye’ye seyahat ederek ülkenin ve insanlarının muhteşem fotoğraflarını çeken İsviçreli fotoğrafçı Annemarie Schwarzenbach’ın eserlerine ışık tutmak… Tabii Türkiye’den ilham alan ve ülke genelindeki etkinliklere katılan günümüz sanatçıları da var. Örneğin; geçtiğimiz yıl, İzmir Caz Festivali’nde sahne alan İsviçreli bir grubumuz vardı. Bu tür ufuk açıcı ve heyecan verici anları hayata geçirmeye devam edebileceğimizi umuyorum.
Türkiye’ye dair kişisel bir anınızı paylaşmanızı istesek, aklınıza gelen ilk hikâye nedir? Bu anı, hem diplomatik hem de insani açıdan nasıl tanımlarsınız?
Türkiye’den ayrıldıktan çok sonra bile hafızamda tazeliğini koruyacak anılardan biri, eşimle birlikte Türkiye’nin doğusuna, Kars’a kadar yaptığımız tren yolculuğu. Bu yolculuk benim için birçok açıdan büyük anlam taşıyor. Diplomatik açıdan bakıldığında, bir büyükelçi olarak görev yapılan ülkeyi gerçekten tanımaya çalışmanın son derece önemli olduğuna inanıyorum. Böyle bir tanıma sürecinin yalnızca hükûmet temsilcileriyle ya da başkent sokakları ve ünlü turistik noktalarla sınırlı olmadığını her zaman düşündüm. Benim için bu, şehir sınırlarının dışına çıkmak ve ülke genelindeki değişen manzaraları ile insanların farklı gerçekliklerini deneyimlemek anlamına geliyor. Bunu yapmanın en iyi yolu ise uçak biletini bir tren yolculuğuyla değiştirmek değil midir? İnsani açıdan bakıldığında ise bu tür yolculuklar insanı oldukça mütevazı kılıyor. Ülkenin büyüklüğünü; insanların, yaşamların ve hikâyelerin çeşitliliğini fark ediyorsunuz. Umuyorum ki “bilinmeyene” ve “ötekine” karşı duyduğumuz o merak duygusunu her zaman koruyabiliriz, çünkü bu, daha iyi bir anlayışın ve barış içinde bir arada yaşamanın yolunu açacaktır.
Çalışmalarınız dışında, boş zamanlarınızda neler yapmayı seviyorsunuz? Özellikle hobileriniz veya ilgi alanlarınız neler?
Ne yazık ki, büyükelçi olduğunuzda kendinize çok fazla boş zaman kalmıyor. Bu nedenle, boş zamanınızı nasıl değerlendireceğinizi akıllıca seçmeniz gerekiyor. Benim için en keyifli şeylerden biri, iyi dostlarla doğada vakit geçirmek. Burada, Türkiye’de, hafta sonları sık sık yürüyüşe ve doğa gezilerine çıktığımız harika bir Türk arkadaş grubu edindim. Bu, ofis ortamı için gerçekten mükemmel bir denge sağlıyor. Önümüzdeki ay, Rize bölgesinde birkaç günlük bir yürüyüş yapacağız. Bunun dışında, koşmayı her zaman çok sevmişimdir ve İstanbul’u deneyimlemenin harika ve yeni bir yolu olan İstanbul Maratonu’nun bir bölümünü Roche takımının bir parçası olarak koşma fırsatı buldum.
Türkiye’ye geldiğinizden beri keşfetmekten keyif aldığınız özel bir bölge veya şehir oldu mu?
Türkiye o kadar büyük ve çeşitliliklerle dolu ki, en çok sevdiğim bölgeyi veya şehri seçmek çok zor… İsviçre’den gelen pek çok turist gibi ben de Antalya bölgesini çok seviyorum; ancak, plajları, tatil köyleri ve hareketli şehir hayatı şüphesiz heyecan verici olsa da, beni en çok cezbeden şey çevredeki muhteşem arkeolojik ve tarihî alanlar oldu. Şehrin hemen dışarısında ziyaret edilebilecek yerlerin çokluğu karşısında adeta büyülendim… Gaziantep’ten de bahsetmem gerekir. Burası sadece güzel eski kenti ve nazik insanlarıyla değil, aynı zamanda yemeklerinin harika çeşitliliği ve kalitesiyle de kalbimi fethetti. Gaziantep baklavasının yerini hiçbir şey tutamaz!
Son olarak Kars. Türkiye’nin en doğusundaki bu şehri keşfetmekten, yalnızca kültürel ve tarihî mirası nedeniyle değil, aynı zamanda peynircilik tarihi nedeniyle de çok büyük keyif aldım. İsviçreli peynir üreticisi David Moser’ın 19. yüzyılda ta Türkiye’nin doğusuna kadar seyahat etmiş olduğuna hâlâ inanmakta güçlük çekiyorum, ancak bu peynir mirasının bugün bile hâlâ yaşadığını görmek beni çok gururlandırıyor.
Türkiye’de tatil yapmayı sevdiğiniz bir yer var mı? Ya da “mükemmel tatil” anlayışınızda İsviçre ve Türkiye arasındaki farklar neler?
Favori yer: Türkiye gibi bu kadar çeşitlilik ve zenginlik içeren bir ülkede benim favori yerim her zaman bir sonrakidir! En önemlisi, ailenle birlikte olabilmektir.
Mükemmel tatil: Bu sorunun son derece bireysel olduğuna ve Türkiye’de de İsviçre’de de tek bir mükemmel tatil formülü bulunmadığına inanıyorum. Bunun en güzel örneğini İsviçre Büyükelçiliği’ndeki ekibimde de görüyorum: Bazı meslektaşlarım için mükemmel bir tatil, gecelerini Doğu Anadolu’da bir yerde karavanda geçirmek anlamına gelirken; diğerleri en üst düzey rahatlamayı Ege Denizi kıyısındaki güzel otellerden birinde buluyor. Bana gelince, fındığa zaafı olan biri olarak Karadeniz kıyısı gibisi yok!