© Copyright 2018 Mag Medya
Başa Dön

Heyecanlı, Tutkulu, Meraklı Gülper Özdemir

Heyecanlı, Tutkulu, Meraklı Gülper Özdemir

Almanya’dan İstanbul’a uzanan ilk ve yalnız adımı attığında kimseyi tanımıyordu; bugün ise ekranın güçlü karakterlerine hayat veren, her projesiyle kabuk değiştiren bir dönüşümün tam merkezinde. At sırtındaki heyecanından tarihî setlere; çekingen bir genç kızın, içindeki sarsılmaz inancı keşfedişi, TED sahnesine taşıdığı öz güven hikâyesi… Gülper Özdemir, ne geçmişiyle ne de bugünüyle hesaplaşan; sadece “eksilenlerinden arınarak” kendine kavuşan dupduru hâlini MAG Okurları için anlattı.

 

Oyunculuk yolculuğunuzun üzerinden yıllar geçti. Bugün geriye dönüp baktığınızda, bu mesleğin size en büyük hediyesi ne oldu; sizi en çok hangi yönünüzden değiştirdi?

Mesleğim bana gerçekten tutkulu, aşk dolu yıllar yaşattı. Hatta öyle tutkulu bir ilişki ki bizimki bana sürekli “Kendini sev, kendini bul.” dedi. Bir kere oyunculuk beni Almanya’dan İstanbul’a taşıdı. Belki oyunculuk olmasa Türkiye’ye hiç gelmeyecektim. İstanbul’a geldiğimde kimseyi tanımıyordum, daha önce Türkiye’de hiç yaşamamıştım ve bütün bunları tek başıma yaptım. Bu meslek sayesinde çok güzel insanlarla tanıştım, Türkiye’nin birçok şehrinde yaşadım ve oraların kültürünü, insanını yakından tanıma fırsatım oldu.

 

Zor taraflarına gelirsek… Ben çok çekingen ve utangaçtım. Düşünsenize, kendini göstermen ve ifade etmen gereken bir meslek seçiyorsun ama sen çekingen ve utangaçsın. Bu tarafımla gerçekten çok mücadele ettim. İşin ironik tarafı da bu zaten. O zamanki hâlime “Bir gün TED sahnesine çıkıp bütün bunları anlatacaksın.” deseler herhalde inanmazdım. Muhtemelen de kaçardım. Şimdi geriye dönüp baktığımda mesleğimin bana verdiği en büyük hediyenin beni kendime yaklaştırması olduğunu düşünüyorum. Hatta yakın zamanda bu yolculuğu bir TED konuşmasında anlatma fırsatım oldu. Benim için de bütün bu dönüşümün çok güzel bir karşılığıydı.

 

“Medcezir”e başladığınız dönemdeki Gülper Özdemir ile bugün tanışsaydınız, sizi en çok şaşırtacak değişim ne olurdu? Zaman içinde sizden eksilen ve size eklenen neler var?

Bence o zamanki Gülper bugünkü Gülper’le tanışsa çok da şaşırmazdı, çünkü içten içe bunu biliyordu. Bugünkü Gülper’i daha o zamanlardan görebiliyordu kendinde. Hatta hayalleri bununla da sınırlı değildi, hâlâ devam ediyor. Belki dışarıdan çekingen ve utangaçtı ama içinde kendine dair çok güçlü bir inanç vardı. O yüzden bugün karşıma çıksa sanırım, “Ben biliyordum zaten.” derdi.

 

Yıllar içinde benden çekingenliğim, utangaçlığım ve her şeyi kontrol etme ihtiyacım eksildi. Kendime karşı daha az acımasız olmayı öğrendim. Yerine cesaret, kendimi daha rahat ifade edebilmek, akışa güvenmek ve kendimi olduğum gibi kabul etmek geldi. Ama o zamanki Gülper’i de çok seviyorum. Bunu bugün bütün kalbimle söyleyebilmek benim için çok değerli. Çünkü artık geçmişteki hâlime bakıp onu eleştirmek yerine, neden öyle olduğunu anlayabiliyorum. Yani benden Gülper eksilmedi aslında; üzerimde bana ait olmayan şeyler eksildi. Ben biraz daha ortaya çıktım.

 

“Bana Sevmeyi Anlat”, “Kara Yazı”, “Tutsak” ve “Meleklerin Aşkı” gibi, kariyerinizin ilk dönemindeki projelerden bugüne baktığınızda, o yıllarda oyunculuğa dair kurduğunuz hangi hayal gerçekleşti, hangisi tamamen değişti?

Sinema benim için hep çok özel bir yerdeydi. İlk sinema filmimin de benim için özel bir film olmasını çok istemiştim. Türkiye’ye daha yeni geldiğim zamanlardı, sanırım ilk haftalarımdı. Gittiğim ilk galalardan biri Abdullah Oğuz’un bir filminin galasıydı. Orada filmi izlerken “Umarım bir gün ben de sinemada oynarım.” diye hayal ettiğimi çok net hatırlıyorum. Aradan neredeyse on yıl geçti ve ilk sinema filmimde, Abdullah Oğuz’un yönettiği “Zaferin Rengi”nde başrollerden birini oynadım. Hayatın böyle küçük sürprizlerini çok seviyorum. O ilk galadaki Gülper’e bunu söyleseler herhalde çok mutlu olurdu. Bir diğer hayalim de festival sinemasında yer almaktı. “Bir Adam Yaratmak”la o dünyaya da adım atma fırsatım oldu. Şimdi o tarafta da yeni hayallerim var.

 

Değişen hayalim oldu mu? Aslında pek olmadı. Daha çok, hayallerimin üzerine yenileri eklendi. Birini gerçekleştirdikçe “Tamam, şimdi sırada ne var?” diyorum. Galiba benim hayallerimin güzel bir huyu var, gerçekleştikçe çoğalıyorlar.

 

“Sen Anlat Karadeniz”deki Hazan, kariyerinizde iz bırakan karakterlerden biriydi. Hazan’ı bugün yeniden oynasaydınız, ona dair neyi farklı yapardınız? O karakterden Gülper’e kalan bir taraf var mı?

Bugün Hazan’ı kesinlikle daha farklı oynardım. Çünkü Hazan aynı Hazan olsa da ben artık aynı Gülper değilim. Yaşadıkça, deneyimledikçe insanlara ve kendimize bakışımız değişiyor, dolayısıyla bir karakteri okuduğumuz yer de değişiyor. Bugün aynı sahneleri okusam, belki bazı cümlelerin altında bambaşka şeyler görürdüm. Bence oyunculuğun en güzel taraflarından biri de bu; karakter değişmiyor ama ona bakan siz değişiyorsunuz… Hazan’dan bana kalan çok güzel bir şey de var: Ata binmek. Ata binmeyi Trabzon’da, o rol sayesinde öğrendim ve bugün hayatımda “iyi ki öğrenmişim” dediğim şeylerden biri. Yani Hazan gitti ama atlar kaldı.

 

“Bir Zamanlar Kıbrıs”ta Dr. Ayşe İnan’ı canlandırırken tarihsel bir dönemin ve gerçek olayların içine girdiniz. Bir karakterin yaşadığı dönemi anlamaya çalışırken, kendi hayatınıza ve yaşadığınız zamana bakışınız hiç değişti mi?

“Bir Zamanlar Kıbrıs”ı pandemi döneminde çektik ve yaklaşık bir yılım Kıbrıs’ta geçti. Çekimlerimizin bir kısmı Kapalı Maraş’taydı. Oraya ilk girdiğim anı hiç unutmuyorum. Askerlerin gözetiminde çekim yapıyorduk ve etrafınıza baktığınızda sanki zaman gerçekten bir yerde durmuş gibiydi. İnsanlar bir anda hayatlarını bırakıp gitmek zorunda kalmış. Evler, eşyalar, sokaklar… Her şey yarım kalmış gibi. Orada yürürken ister istemez “Bir insan bir gün evinden çıkıyor ve bir daha dönemiyor.” diye düşünüyorsunuz. Bir de bütün bunları pandemi döneminde çekiyorduk. Aslında bizim dünyamız da o sırada bir anda durmuştu. Tabii ki kıyaslanabilecek şeyler değil ama o “hayatın bir anda değişebilmesi” duygusu çok çarpıcıydı benim için.

 

Galiba bana en çok şunu hatırlattı: Biz hayatı çok garanti sanıyoruz. Planlar yapıyoruz, bir şeyleri erteliyoruz, “sonra yaparım” diyoruz. Halbuki hiçbir şey o kadar garanti değil. O yüzden o dönemden bana biraz daha “şimdi”yi yaşamak kaldı. İstediğim bir şey varsa çok ertelememek, sevdiğim insanlara sevgimi göstermek, hayatın içindeyken gerçekten orada olmak…

 

“Gül Masalı”ndaki Gonca ile “Kudüs Fatihi Selahaddin Eyyubi”deki Prenses Sibylla birbirinden çok farklı dünyaların kadınlarıydı. Bu iki karakter size kadınların değişmeyen hangi tarafını gösterdi?

İkisi de yanlış erkeklere âşık oldular! Tabii bu, işin şaka tarafı. Ama düşündüğümde ikisi de çok tutkulu kadınlardı. Bambaşka dünyalardan, bambaşka dönemlerden gelmelerine rağmen bana şunu gösterdiler: Çağlar değişiyor, koşullar değişiyor ama aşk çok da değişmiyor. Birine gerçekten âşık olduğunda onun için mücadele etme, onun yanında durma isteği yüzyıllar önce de varmış, bugün de var. Gonca da Sibylla da kendi dünyalarında aşkları için savaştılar. Sanırım bu iki kadının değişmeyen ortak tarafı da buydu: Tutkuyla sevmeleri ve sevdiklerinden kolay kolay vazgeçmemeleri. Ama ikisi de yanlış erkeklere âşık olduğuna göre, belki benim de bu iki karakterden öğrenmem gereken bir şeyler vardı.

 

“Kudüs Fatihi Selahaddin Eyyubi” gibi tarihî bir projede, bugünün insanı olarak geçmişte yaşamış bir kadının duygularını anlamaya çalıştınız. Sizce yüzyıllar geçse de değişmeyen en temel insan duygusu hangisi?

Bence anlaşılma ihtiyacı. Yüzyıllar geçiyor, dünya değişiyor, yaşama biçimimiz değişiyor ama insan hâlâ biri tarafından gerçekten görülmek ve anlaşılmak istiyor. Sibylla’yı oynarken de bunu çok düşündüm. Üzerindeki ünvanları, dönemi ve kostümleri çıkardığınızda geriye aslında çok tanıdık bir insan kalıyor. Korkuları var, arzuları var, sevilmek ve anlaşılmak istiyor. Belki de tarihî bir karakteri bugüne yaklaştıran şey bu; duyguların bir tarihi yok.

 

“Leyla: Hayat… Aşk… Adalet…” ve “Cennetin Çocukları”nda iki farklı Ahsen’i canlandırdınız. Aynı ismin iki farklı hikâyede karşınıza çıkması size nasıl hissettirdi?

İsimleri aynı ama aslında bambaşka iki kadın. Birisi görüyor ama görmüyor; diğeri görmüyor ama görüyor.

“Cennetin Çocukları”ndaki Ahsen görme engelliydi ve ona hazırlanırken Diyalog Müzesi’ne gitmiştim. Hayatımda yaşadığım en değişik deneyimlerden biriydi. İçerisi zifiri karanlık, gerçekten hiçbir şey görmüyorsunuz. Ve beni gezdiren kişi görme engelli bir kadındı. Ben hiçbir şey göremiyorum, o beni götürüyor. Vapura bindik, sinemaya gittik, İstanbul’da dolaştık… Bir noktada roller tamamen değişiyor. Gören benim ama kaybolan benim. Görmeyen o ama yolu bilen o.

 

Ve orada şunu fark ettim: Ben onun dünyasını bilmiyorum. Özellikle doğuştan görme engelli biri zaten dünyayı en başından beri başka duyularla tanıyor. Sesle, dokunarak, hissederek… Onun kendine ait, bizim belki hiç bilmediğimiz bambaşka bir algı dünyası var. Ve belki de bazı tarafları bizimkinden çok daha zengin, çok daha güzel. Bu düşünce beni çok etkilemişti.

 

“Zaferin Rengi” gibi tarih, toplum ve güçlü duyguların iç içe olduğu bir yapımda yer almak size oyunculuk açısından ne kattı? Bugün o projeye baktığınızda, sette yaşadığınız hangi anı hâlâ çok özel buluyorsunuz?

“Zaferin Rengi” benim ilk sinema filmimdi. O yüzden sinema oyunculuğunu deneyimlemek ve böyle büyük bir dönem işinin parçası olmak benim için başlı başına çok kıymetliydi. Setimin son günü de 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı’na denk gelmişti. Çekimler bittiğinde bütün ekip hep birlikte 10. Yıl Marşı’nı söyledik. “Zaferin Rengi” gibi bir filmin setinde, Cumhuriyet Bayramı’nda böyle bir kapanış yapmak benim için inanılmaz özel ve duygusal bir andı. İlk sinema filmime bundan daha anlamlı bir veda düşünemezdim.

 

“Al Beni Baba” gibi farklı bir hikâyede yer almak, önceki projelerinizden nasıl ayrılıyordu? Sizi o projeye “evet” demeye ikna eden şey neydi ve bugün aynı hikâye önünüze gelse yine kabul eder miydiniz?

Almanya’da doğup büyümüş, benim gibi bir “Almancı”yı oynadım. Karakter olarak birbirimizden farklı olsak da onun dünyasını anladığım bir yer vardı. Özellikle Almanca konuştuğum sahneler benim için çok keyifliydi. Bugün aynı proje tekrar önüme gelse kesinlikle yine “evet” derdim. Almancanın da içinde olduğu projelerde yer almak ayrıca çok hoşuma gidiyor. İki dilimi de oyunculuğumun içinde daha fazla kullanmayı isterim.

 

Kariyeriniz boyunca birbirinden çok farklı kadınlara hayat verdiniz. Bir karakteri kendinize yakın bulmanız mı, sizden tamamen uzak olması mı sizi daha çok cezbediyor? Bugüne kadar sizi bu konuda en çok şaşırtan karakter hangisiydi?

İlk bakışta bana yakın, tanıdık gelen karakterler beni daha çok cezbediyor. Çünkü hemen tutunabileceğim bir yer buluyorum. Sonra karakteri tanıdıkça benimle ayrıştığı taraflarını keşfetmek de hoşuma gidiyor. Bana çok uzak bir karakter ise ilk başta biraz daha korkutucu geliyor. Mesela “Al Beni Baba”nın senaryosu ilk geldiğinde, Almanya’da büyümüş olması dışında karakteri kendime hiç yakın bulmamıştım. İlk okuduğumda onu biraz yargıladım. Sonra çalışmaya ve onu gerçekten tanımaya başladıkça neden öyle davrandığını anlamaya başladım. Bir baktım, onda kendimden de bir şeyler buluyorum. Sonra barıştık. Ve tam da o noktadan sonra karakter beni çok daha fazla heyecanlandırmaya başladı.

 

Bir karakteri oynarken onunla aranıza mesafe koyduğunuz mu, yoksa ondan kendinize bir parça aldığınız mı daha çok olur? Bugün sizde hâlâ yaşayan bir karakter özelliği var mı?

Karakterlerden bilinçli olarak kendime bir özellik aldığımı söyleyemem. Ama her karakter bana başka bir insanın dünyasına girme fırsatı veriyor. Bazen ilk okuduğumda hiç anlamadığım, hatta yargıladığım bir davranışın nedenini bulmaya çalışıyorum. Onu anlamaya başladığımda da bakışım değişiyor. Belki karakterlerden bana kalan en önemli şey tam olarak bu: İnsanlara daha merakla bakmak. Çünkü birini gerçekten anlamaya çalıştığınızda, gördüğünüz davranışın arkasında bambaşka bir hikâye çıkabiliyor.

 

Oyuncular çoğu zaman “Oynadığım karakter bana bir şey öğretti.” der. Peki, sizin karakterlerinizin size öğretemediği ama hayatın size zor yoldan öğrettiği en önemli şey neydi?

Kontrolü bırakmak ve güvenmek. Bunu hayat bana güzel öğretti. Her şeyin kendi zamanı ve kendi akışı olduğuna inanıyorum. Ben kendi yapabileceğimi yapıyorum, gerisini biraz hayata bırakıyorum. Çünkü bazen kafanda bir yol çiziyorsun, hayat sana “Çok tatlı düşünmüşsün ama biz oradan gitmiyoruz” diyor. Sonra bir bakıyorsun, götürdüğü yer çok daha güzel.

 

Bir rolün ardından karakterden çıkmak sizin için kolay mı? Hiç “Gülper’e döndüm” zannettiğiniz hâlde aslında karakterin bir duygusunu hâlâ taşıdığınızı fark ettiğiniz oldu mu?

Benim için karakterden çıkmak çok zor değil açıkçası. Çekimler devam ederken karakter benimle yaşıyor; onu düşünüyorum, onun dünyasının içinde dolaşıyorum. Ama proje bittiğinde benim için doğal bir vedalaşma oluyor. Çekim bittiğinde yavaş yavaş Gülper’e dönüyorum, o da kendi hayatına dönüyor. Elbette yaşadığım her hikâyenin bende bir izi kalıyor ama karakterin duygusunu hayatımda taşımıyorum.

 

Kariyerinizde aşkı, kaybı, mücadeleyi, fedakârlığı ve farklı kadınlık hâllerini deneyimlediniz. Bir oyuncu olarak başkasının hayatını yaşamak, gerçek hayatta kendi duygularınızı daha iyi anlamanızı sağladı mı?

Hayır, bence sağlamadı. Keşke o kadar kolay olsaydı. Bir karakteri oynarken onun hayatına dışarıdan bakabiliyorsunuz. Neden böyle davranıyor, neden bu kararı veriyor diye düşünüyorsunuz. Hatta bazen bir sahneyi okurken “Aferin be, bravo, çok doğru yaptın” dediğim oluyor. Ama kendi hayatında aynı mesafeyi yakalamak o kadar kolay değil. Biraz başkasına tavsiye vermek gibi; dışarıdan bakınca her şey çok net, konu kendine gelince işler biraz değişiyor. O yüzden başkasının hayatını oynamak bana kendi duygularımı otomatik olarak daha iyi anlamayı öğretmedi.

 

“Medcezir”den bugüne gelen yolculuğunuzda “Artık bu işi gerçekten biliyorum.” dediğiniz bir an oldu mu? Yoksa oyunculuk sizin için hâlâ her projede yeniden başladığınız bir yolculuk mu?

Her projede yeniden başlıyorum. İşin heyecanı da burada zaten. Yeni bir karakter geldiğinde yine merak ediyorum, yine keşfetmeye başlıyorum. Her karakterin dünyası, hikâyesi, duygusu başka. O yüzden her yeni iş benim için yeniden âşık olmak gibi; yeni ve heyecanlı bir yolculuk.

 

Şöhretle birlikte insanın kendisiyle kurduğu ilişki de değişebiliyor. Sizin için “Gülper Özdemir” olmakla yalnızca “Gülper” olmak arasında nasıl bir fark var? Hangisinde kendinizi daha özgür hissediyorsunuz?

Benim için çok büyük bir fark yok aslında. İkisinde de mümkün olduğunca kendim olmaya çalışıyorum. Çünkü bence özgürlük, hangi ortamda olduğundan bağımsız olarak kendini değiştirme ihtiyacı duymamak. Ben de en çok böyle rahat hissediyorum.

 

Başarının dışarıdan görünen kısmıyla insanın kendi içinde hissettiği başarı her zaman aynı olmayabiliyor. Sizin “başardım” dediğiniz anlar neler? Bir projenin başarısı mı, bir karakterin iz bırakması mı, yoksa yalnızca kendinizden memnun olduğunuz bir gün mü?

Dışarıdan baktığımızda bunların hepsi bir başarı tabii; güzel bir proje, bir karakterin iz bırakması… Bunların hepsiyle gurur duyuyorum. Ama ben başarıya biraz daha içeriden bakıyorum. Benim için asıl başarı, kalbimi gerçekten dinlediğim, kendimi fark ettiğim ve içimde “evet, doğru yerdeyim” dediğim anlar. Kendi istediğim hayatı yaşayabilmek, seçimlerimi başkalarının beklentilerine göre değil, gerçekten ne istediğimi bilerek yapabilmek. Bence insan kendine yaklaştıkça neyin onu gerçekten mutlu ettiğini de daha iyi görüyor. Benim için başarı biraz da bu: Kendi hayatının içinde kendini iyi hissetmek.

 

Oyunculukta sizi bugün korkutan veya heyecanlandıran bir şey var mı?

Oyunculuk beni inanılmaz heyecanlandırıyor. Çok büyük bir tutkum ve hayatımın sonuna kadar yapmak istediğim bir meslek.

Beni en çok heyecanlandıran şey de içimdeki duyguları gerçekten hissedip onları aktarabilmek. Oyunculukta öğrenecek şeyin hiç bitmediğini düşünüyorum ve bu da merakımı hep canlı tutuyor. Korkuya gelince, artık hayatımda korkudan çok, merakla hareket etmek istiyorum. “Ya olmazsa?” yerine “Acaba ne olacak?” demek bana çok daha güzel geliyor.

 

Hayatınızın bu döneminde kariyerinizde neyin peşindesiniz?

Şu an beni gerçekten heyecanlandıran işlerin peşindeyim. Büyük ya da küçük olmasından çok, okuduğumda “Evet, ben bunu oynamak istiyorum.” dediğim bir hikâye ve karakter olsun istiyorum.

 

Ekranda çok farklı aşk hikâyelerinin içinde yer aldınız. Peki, Gülper’in gerçek hayatta aşka bakışı yıllar içinde nasıl değişti? Aşkı artık daha çok bir duygu, bir seçim, bir ortaklık ya da hayatın güzel bir tesadüfü olarak mı görüyorsunuz?

Yıllar içinde aşka bakışım gerçekten uçurumlar kadar değişti. Şu an geldiğim yerde önce kendi içimde “Ben tamamım” diyebilmenin çok değerli olduğunu düşünüyorum. Kendimi kandırmadan, her hâlimle kendimi kabul etmek… Bence insan oraya geldiğinde aşk da bir eksikliği tamamlamak için değil, hayatını paylaşmak için geliyor. Bunun tesadüften çok, insanın kendisiyle kurduğu ilişkinin bir sonucu olduğuna inanıyorum. O yüzden aradığımda değil, bir bakmışım, orada. O da kendi hayatında tamam, ben de kendi hayatımda. Sonra iki kişi yan yana gelip aynı yolu paylaşabiliyor.

 

Bir insanı hayatınızda tutmanız için sevgi tek başına yeterli mi? Sizi bir ilişkide gerçekten güvende hissettiren ve belki de dışarıdan romantik görünmeyen şey nedir?

Benim için bir ilişkide en güzel şeylerden biri, hayatı birlikte daha eğlenceli hâle getirebilmek. Bir gün “Hadi hazırlan, gidiyoruz.” deyip beni hiç beklemediğim bir yere götürmesi, hatta “Hadi uçaktan atlamaya gidiyoruz” demesi… Başka bir gün benim sevdiğim çikolatayı görüp beni hatırlaması, benim de onun sevdiği küçücük bir şeyi görüp aklıma onu getirmem. Birlikte saçmalayabilmek, çok gülebilmek, bazen plansızca bir şeyler yapabilmek… Benim için romantizm biraz böyle; birbirini gerçekten tanımak, merak etmek ve hayatı birlikte daha güzel hâle getirmek.

 

Hayatınıza girecek kişide sizi en çok etkileyen şey ne olurdu: Sizi çok iyi tanıması mı, size kendinizi yeniden keşfettirmesi mi? Bir ilişkide huzuru mu, heyecanı mı daha çok arıyorsunuz?

Beni çok iyi tanıması tabii ki güzel ama birbirimizi tanıdığımızı düşündüğümüz anda bile birbirimizi merak etmeye devam etmek daha güzel geliyor. Bir de karşılıklı sevgiyle birbirimizi desteklemek… Onun beni daha iyi bir versiyonuma doğru desteklemesi, benim de onu. Ama birbirimizi değiştirmeye çalışmadan. Huzur mu heyecan mı derseniz, ben ikisini de istiyorum. Huzurun içinde heyecan da olsun.

 

Eylül bir geçiş ayı; yazın hafifliğinden sonbaharın daha sakin ve derin tarafına geçiyoruz. Sizin hayatınızda da bir geçiş dönemi olduğunu düşünürsek, geride bıraktığınız Gülper kim? Bundan sonraki Gülper’in hem hayatında hem oyunculuk kariyerinde en çok neyin değişmesini istiyorsunuz?

Şu an hayatla ilgili çok heyecanlı ve meraklı bir yerdeyim. Yapmak istediğim, denemek istediğim o kadar çok şey var ki… Daha çok üretmek, daha çok oynamak, daha çok gülmek, sevmek, yeni şeyler denemek istiyorum. Deneyimlerin hayattaki en güzel şeylerden biri olduğunu düşünüyorum. Bazen hata yapacağız, bazen korkacağız; onlar da bunun bir parçası. Zaten korkmadan cesur da olamıyoruz. O yüzden bundan sonraki Gülper’in de bu merakını hiç kaybetmeden yaşamaya, denemeye, keşfetmeye devam etmesini istiyorum. Hem oyunculukta hem hayatta beni nelerin beklediğini gerçekten çok merak ediyorum. Sanırım bu söyleşiyle eylül 2026 manifestimi de yazılı olarak yapmış oldum.

 

 

KOORDİNASYON: MELTEM ERCAN 
RÖPORTAJ: BEGÜM TURANÇİFTÇİ    
FOTOĞRAF: LARA SAYILGAN
STYLING: BATUHAN ÇETİN  
SAÇ: AHMET ÇOBAN 
MAKYAJ: SELEN KARABULUT KUYU
PRODÜKSİYON: YİĞİTCAN ÖZYİĞİT

Yazar Hakkında /

2003 yılından bu yana, hedef kitlesi AB ve A+ olarak belirlenmiş bir çok baskı, web, pr, organizasyon işinde başarılı projelere imza atmış olan MAG hayatın her alanında en iyi olmayı hedefleyen, sosyo-ekonomik seviyesi yüksek, özel zevkleri olan ve hobileriyle yaşamını renklendiren, sosyal sorumluluklarının bilincinde olan, belirli kesimden kabul ettiği müşterilerine yıllardır sağlamış olduğu yüksek başarı grafiği ile doğru planlanmış bir büyüme ile sektöründeki hayatına devam etmektedir.

Yorum Bırakın

Bu site istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanır. Yorum verilerinizin nasıl işlendiğini öğrenin.