© Copyright 2018 Mag Medya
Başa Dön

Çalışkan, Samimi, Duygusal Başak Gümülcinelioğlu

Çalışkan, Samimi, Duygusal Başak Gümülcinelioğlu

Ekranlarda kimi zaman adalet peşinde koşan kontrollü bir hâkim, kimi zaman aşkın ve ritmin peşinden giden enerjik bir kadın olarak yer alan Başak Gümülcinelioğlu, şimdilerde hayatının en yoğun, en uykusuz ama kendi deyimiyle “en hakiki” dönemini yaşıyor. Popüler kültürün dayattığı “kusursuzluk” algısına inat, kusurların içindeki samimiyete tutunan başarılı sanatçı; son işi “Çirkin”den, unutamadığı set anlarına, ruhundaki melodilerden, görünürlük çağında gerçek kalabilmenin sırlarına pek çok konuda merak edilenleri MAG Okurlarıyla paylaşıyor.

 

 

Şu an hayatınızın öyle bir noktasındasınız ki; bir yanda uykusuz bebek geceleri, diğer yanda set ışıkları… Bu kaosun içindeki Başak, sabah ilk uyandığında ne hissediyor?

Şu an hayatım çok yoğun, çok uykusuz ama bir yandan da çok gerçek bir yerde. Eskiden güne daha kontrollü başlardım; şimdi bazen bir bebek sesiyle, bazen sete yetişme telaşıyla uyanıyorum ama çok garip bir şekilde içimde sürekli çalışan bir şükür duygusu var, çünkü uzun zamandır ilk kez hayatın bu kadar “canlı” aktığını hissediyorum. Yorucu ama çok hakiki bir dönem. Sabah ilk hissettiğim şey çoğu zaman şu oluyor: “Tamam, bugün de her şeyi aynı anda yetiştirmeye çalışacağız!” Bir yandan insanın içinde tarifsiz bir sevgi büyüyor, bir yandan da dünyanın ağırlığıyla başka türlü karşılaşıyorsunuz. Kaotik ama çok canlı bir dönem benim için.

 

Oğlunuzun gelişiyle birlikte size en beklenmedik şekilde eklenen yeni Başak özelliği ne oldu? Hiç “Ben böyle biri olmazdım!” dediğiniz bir an yaşadınız mı?

Sanırım en beklemediğim şey şefkat çeşmemin biraz kapanması oldu. Demet Evgar bir röportajında buna benzer bir şey söylemişti, o günden beri çok düşünüyorum bunu. Ben hep çok duygusal, çok kırılgan, çocuklarla aşırı ilgili biriydim. Hâlâ öyleyim aslında. Dünyayı şefkatin kurtaracağına gerçekten inanıyorum. Ama bendeki o şefkat rezervlerini insanlar çok kullandı galiba. Anne olduktan sonra içimde şöyle bir şey oluştu: Önce Devin’e, sonra dünyaya… Şefkati doğru dağıtma hâli geldi üstüme. Çünkü artık insan enerjisinin de sevgisinin de sınırsız olmadığını daha iyi anlıyorum. Ve evet… “Ben asla böyle biri olmam!” dediğim şeylerden biri şu oldu: Telefonumun galerisinin yüzde doksanı, şu an aynı bebeğin birbirine çok benzeyen videolarıyla dolu!

 

Eşinizle ebeveynlik mesaisinde dengeyi nasıl kuruyorsunuz? Evde roller zaman zaman değişiyor mu, yoksa sistem çoktan oturdu mu?

Bence kusursuzluğu aramadığımız için kusursuz işliyor sistemimiz. Çünkü hayat gerçekten çok organik akıyor bizde. Ben setteyken Çağrı, Devin’le sete geldi, uzun süre geceleri hep ondaydı; ama ben boş olduğum her an onu dinlendirmeye çalıştım, sporuna gitmesini önemsedim, birlikte vakit yaratmaya çalıştık. Annem çok destek oldu. O yüzden bizde tek bir düzen yok aslında; her gün yeniden kurulan bir aile sistemi var ve bence en sağlıklısı da bu. Modern ebeveynlik biraz bunu gerektiriyor diye düşünüyorum. Roller sürekli değişiyor ama mesele “kim daha çok yoruldu” hesabı değil, aynı takımda kaldığını hissettirmek.

 

“Çirkin” projesini ilk okuduğunuzda sizi içine çeken şey neydi? Lale, sizde ilk anda nasıl bir his bıraktı?

“Çirkin”i ilk okuduğumda beni içine çeken şey karakterlerin steril olmamasıydı. Herkesin bir yarası, sakladığı bir tarafı vardı. Lale’yi ilk okuduğumda ise onda çok güçlü bir yalnızlık hissettim. Dışarıdan oldukça kontrollü ve güçlü görünen ama içeride sürekli bir şeyleri tutmaya çalışan bir kadın gibi geldi bana. O çatlaklar beni çok ilgilendirdi. Çünkü kusursuz görünen insanların iç dünyaları beni oyuncu olarak hep daha çok çekiyor.

 

“Çirkin” yalnızca bir isim değil, aynı zamanda güçlü bir metafor. Sizce bir insanı “çirkinleştiren” ya da “güzelleştiren” en temel duygu nedir?

Bence bir insanı gerçekten güzel yapan şey; kalbinde masum kalabilmesi. Sevgi vermeye, anlamaya, anlaşmaya niyetli olmak… Temiz bir niyet taşımak. Dünyanın en güzel yüzüne sahip olabilirsiniz ama kalbiniz kararmışsa o bir şekilde gözünüze yansıyor. Ama vicdanlı, sevgiyi bilen bir insan gerçekten dünya güzeli olabiliyor. Bence bir insanı “çirkinleştiren” şey sevgisizlik; güzelleştiren şey ise vicdan ve iyi niyet.

 

Kusursuzluk algısı sosyal medyada giderek büyürken, sizce gerçek güzelliği görme becerimiz azalıyor mu?

Evet, bence biraz azalıyor, çünkü artık güzelliği “kusursuzluk” zannetmeye başladık. Halbuki gerçek güzellik çoğu zaman kusurun içinde ortaya çıkıyor. Çok filtrelenmiş bir çağdayız ve sürekli parlatılmış hayatlar görüyoruz. Ama insan ruhu pürüzsüz değil ki… Bence artık insanların gerçek bir kahkaha, gerçek bir yorgunluk ya da gerçek bir duyguyla yeniden bağ kurmaya ihtiyacı var. Çünkü insanı etkileyen şey çoğu zaman kusursuzluk değil, samimiyet oluyor.

 

Siz bu görünürlük çağında kendinize “gerçek kalma” alanını nasıl yaratıyorsunuz?

Kendime ait, çok küçük ama çok gerçek alanlar yaratarak. Bazen Devin’i uyutup Çağrı’yla aynı koltukta oturup sohbet ederek. Çok basit geliyor kulağa ama benim gerçek hayat hissim biraz orada başlıyor. Çünkü görünürlük çağında insan sürekli kendini anlatıyor, gösteriyor, yetişmeye çalışıyor. Ama sevdiğin insanla sessiz sakin aynı koltukta oturmak… Bence insanı tekrar kendine döndüren şeylerden biri bu. Bir de özellikle “performans göstermediğim” alanları korumaya çalışıyorum.

 

Lale’yi sette bırakıp eve döndüğünüzde, o karakterin sizde kalan en baskın izi ne oluyor?

Lale’ye karşı büyük bir anlayış geliştirdim, çünkü bence Lale gerçek duygularını sessizleştiren bir kız. Kendini güçlü gösterebilmek için yanlışlarını daha yüksek sesle savunuyor hatta bazen. Ama özünde hikâyenin en haklı karakterlerinden biri olduğunu düşünüyorum. Motivasyonu çok anlaşılır, çok insani. Sadece yöntemleri maalesef yanlış. Eve döndüğümde de onun o duygularını bastırma hâli üzerine düşünmeye devam ediyorum bazen. Çünkü bazı insanlar kırıldığında daha çok bağırıyor aslında.

 

Sizce bir insan gerçekten geçmişinden tamamen kaçabilir mi, yoksa sadece yönünü mü değiştirir?

İnsan biraz geçmiş anılarının ve izlerinin toplamı bence. O yüzden tamamen kaçabileceğimizi düşünmüyorum. Ama ben yaşadığım her şeye şükrediyorum açıkçası, çünkü hepsi beni bugün olduğum yere getirdi. İyi ya da kötü, fark etmiyor… İnsan bazen kırıldığı yerlerden kim olduğunu öğreniyor. Belki geçmişimizden kaçmıyoruz da onunla yaşamayı öğreniyoruz.

 

Lale’yi savunmak zorunda kalsanız, onu tek bir cümleyle nasıl anlatırsınız?

Ben Lale’yi zaten her gün savunmak zorunda kalıyorum! Bence oyuncunun, karakteriyle kurduğu en güçlü ilişki bu oluyor. Bir noktadan sonra onu sadece “oynamıyorsunuz”; neden öyle davrandığını anlamaya çalışıyorsunuz.

Ve ben bir karakteri anlamadan oynayamıyorum. Lale’yi tek cümleyle anlatmam gerekirse, “sevgiyi kaybetme korkusuyla yanlış savunmalar geliştirmiş biri” derdim.

 

“Yargı”daki Neva’nın düzenli ve kontrollü dünyasından sonra, Lale’nin daha dağınık ve duygusal yapısı oyuncu olarak sizi nasıl besledi?

İkisi de beni hayatımın başka dönemlerinde, başka Başak taraflarımdan besledi aslında. Neva da çok iyi yazılmış bir karakterdi, çok gönlüme dokundu. Çok severek oynadım ve çok şükür çok sevildi.

 

Şimdi Lale için de çok benzer bir tatmin yaşıyorum. Birbirlerinden tamamen farklı karakterler ama oyuncu olarak yaşadığım haz gerçekten inanılmaz. Neva daha kontrollü ve zihniyle yaşayan bir kadındı; Lale ise daha sezgisel ve daha dağınık. Oyuncu olarak böyle geçişler yapmak insanı çok besliyor.

 

“Sen Çal Kapımı” ve “Erkenci Kuş” gibi daha romantik komedi evrenlerinden bugünkü daha dramatik karakterlere geçiş sizin için nasıl bir dönüşüm oldu?

Ben oyuncuyum; ne verirseniz oynarım. Hatta siz vermezseniz de gider alır oynarım. Şaka bir yana, romantik komedi benim için ritim, hafiflik ve mizah demek. Çok özel bir matematiği var; ama dramatik işler de insanın başka kaslarını açıyor. O yüzden ben tür ayırmıyorum açıkçası. İyi hikâye varsa, içinde insan varsa, ben orada olmayı seviyorum. Zaten büyüdükçe, insanın anlatmak istediği duyguların tonu da değişiyor.

 

Set dışında tamamen Başak olduğunuz anlarda tempo nasıl düşüyor? Bu dönemde sizin için lüks sayılan şey ne?

Şu an benim için lüks, gerçekten çok küçük şeyler. Sessiz bir kahve içmek mesela. Kesintisiz uyumak. Deniz görmek. Bir şarkıyı sonuna kadar kulaklıkla dinlemek. Eskiden çok sıradan gelen şeyler şimdi aşırı kıymetli geliyor. Set dışında tamamen Başak olduğum anlar genelde evde, ailemle, çok küçük rutinlerin içinde oluyor.

 

Son dönemde size en çok “iyi ki” dedirten küçük ama güçlü anlar neler?

Devin’in kollarını açıp ayaklarını vurarak heyecanla kucağıma gelmek istemesi… Birlikte uyumamız… Uzun uzun gözlerinin içine bakmak… Hatta hem Devin’in hem Çağrı’nın. Son dönemde bana en çok “iyi ki” dedirten şeyler bunlar. Çok küçük gibi görünen ama insanın hayatını tamamen değiştiren anlar. Bir de, sette bazen herkesin aynı anda gülmeye başlaması gibi çok kısa ama çok gerçek anlar var. İnsan en çok oralarda nefes alıyor.

 

Uzun süredir hem oyunculuk hem müzik tarafında üretiyorsunuz. Sizce artık Başak Gümülcinelioğlu’nu tek bir ünvanla anlatmak mümkün mü, yoksa “tek kimlikli sanatçı” fikrini çoktan geride mi bıraktınız?

Ben zaten hiçbir zaman oyunculuğu ve müziği birbirinden ayırmaya çalışmadım. Benim ilk prensibim müzikal tiyatro. Zaten hepsi aynı yerden besleniyor bence; hikâye anlatmaktan. Biri sesle, biri bedenle, biri duyguyla… Ama özünde aynı şey. Artık insanları tek bir ünvanla tanımlama fikrinin de biraz eskide kaldığını düşünüyorum.

 

Peki, bir peri gelip “Sadece birini seç” dese; sahnede şarkı söylemeye devam etmek mi, yoksa kamera karşısında bambaşka hayatlar yaşamak mı?

Ne olur biri gelip bana “birini seç” demesin! Çok zor bir soru gerçekten. Müzikle duygularımı çok çıplak ve doğrudan ifade ediyorum. Oyunculuk ise benim için biraz sağaltım gibi, meditasyon gibi… Kendimi anlamanın yollarından biri. O yüzden ikisinin yeri bambaşka. Birinde kendimi anlatıyorum, diğerinde başka hayatların içine giriyorum.

 

Müzik demişken… Bebeğiniz için söylediğiniz ninniler var mı, yoksa evde tamamen doğaçlama bir “Başak repertuvarı” mı var?

Devin için yazılmış bir sürü şarkım var aslında. Bir yandan çocuk gelişimi okuyorum; çocuklar için geliştirilmiş, deneyimlenmiş müzik listelerini de sık sık açıyoruz evde. Ama genel olarak Çağrı’yla tamamen uydurmasyon bir repertuvarımız var. Ev bazen gerçekten çılgınlar evi gibi! Sanırım çocuklar melodiden çok, niyeti hissediyor.

 

Yakın dönemde dinleyiciler sizi yeniden şarkı tarafında da görebilecek mi? Yeni bir üretim geliyor mu?

Aslında daha geçenlerde çok özel bir projeyi tamamladım. On farklı dilde on şarkı söyledim, kliplerini çektim ve YouTube kanalımda, Spotify’da ve bütün dijital platformlarda yayımladım. Beklediğimin çok üstünde bir sevgi gördü açıkçası. Hepsini kalbim çarpa çarpa paylaştım. Çünkü bu proje benim için sadece müzik değil; kültürlerle bağ kurmak, insanlara kendi dilinde dokunabilmekti. Bir yandan da hazır bekleyen on iki bestem var. Devin’e yazdığım üç şarkı var hatta… Belki onları bir EP olarak yayımlarım. Kısacası üretmeye devam ediyorum; kafamın içinde sürekli yeni melodiler dolaşıyor.

 

Sizi hiç tanımayan birine kendinizi anlatmanız gerekse, vazgeçemediğiniz üç tutkunuz ne olurdu?

Ailem, hikâye anlatmak ve keşfetmek. Ailem benim güvenli alanım. Hayattaki bütün motivasyonumu dönüp dolaşıp evde buluyorum. Hikâye anlatmak ise beni ben yapan şey sanırım. Oyunculukla, müzikle, resimle, bazen sadece konuşarak bile… İnsanlarla duygu üzerinden bağ kurmayı seviyorum. Bir de keşfetmek… Konfor alanımı zorlamayı, yeni şehirler, yeni insanlar, yeni diller, kültürler, dokular, yemekler, müzikler keşfetmeyi çok seviyorum. Bunlar benim hayattaki en büyük hediyelerim.

 

İnsanların sizinle ilgili en yanlış bildiği şey sizce ne?

İnsanlar beni bazen sadece çok planlı biri sanıyor. Ama aslında beynimin içi tam bir kaos. DEHB’li biri olarak şunu fark ettim: Ben listeler yaparken sakinleşiyorum. Her şeyi öğrenirim, çalışırım, notlar alırım… Sonra o listeleri bir kenara bırakıp tamamen sezgilerimle hareket ederim. Yani dışarıdan çok kontrollü görünen şeyin içinde aslında büyük bir doğaçlama var. Pür kaos yani!

Moda ve stil sizin için daha çok bir ifade alanı mı, yoksa tamamen ruh hâline göre değişen bir oyun alanı mı?

İkisi de. Stil benim için bazen ruh hâlimin uzantısı, bazen de küçük bir oyun alanı. Ama hiçbir zaman sadece “şık görünmek”le ilgili olmadı. Daha çok, enerjiyi dışarı yansıtma biçimi gibi düşünüyorum. Moda bazen insanın hiç konuşmadan kendini anlatma şekli oluyor.

 

Sizi örnek alan genç kadınlara, kendi ışıklarını başkalarının sesiyle gölgelemeden korumaları için ne söylemek istersiniz?

Kendin ol. Mutlu ol. Ve vicdanlı ol. En çok da kendine karşı. Çünkü insan bazen dünyaya gösterdiği anlayışı kendisine göstermiyor. Bence bir kadının kendi ışığını korumasının ilk şartı, kendine karşı şefkatli olabilmesi. Dünya sürekli sana kim olman gerektiğini söylüyor zaten; önemli olan kendi sesini kaybetmemek.

 

Son olarak; bir gün oğlunuz size “Sen nasıl bir oyuncuydun?” diye sorsa, ona göstermek isteyeceğiniz tek sahne ya da tek proje hangisi olurdu ve neden?

Aslında oğlum bir gün bana “Nasıl bir oyuncuydun?” diye sorsa, ona tek bir proje göstermek istemem. Ama “Çirkin”den bir sahne gönlüme inanılmaz dokundu. Çetin Tekindor’la baba-kızı oynuyoruz. Sezon finalinde bir sahnemiz vardı; Lale eve paramparça dönüyor ama ağlamamaya çalışıyor. Babasına “iyiyim” diyor ama aslında hiç iyi değil. O sahnede sustuğum her yeri o kadar hissederek sustum ki… Boğazım düğümlendi gerçekten. Ve Çetin abi bana o sahneden sonra “Seninle oynamaktan çok keyif alıyorum, umarım ikinci sezonda görüşeceğiz. Çok güzel bir sahne oldu, eline sağlık.” dedi. Sanıyorum uzun zamandır ilk defa nefesim kesildi. Çünkü hayatta kimse boşuna “usta” olmuyor. Eve dönerken düşündükçe ağladım. Hem kendimle gurur duyduğum için, hem de çocukken hayalini kuran o küçük Başak’a verdiğim sözü tuttuğumu hissettiğim için. Eşime bile “Gönlüme bir Çetin Tekindor değdi, ben artık eski ben değilim galiba,” dedim. Ama günün sonunda Devin’in benimle ilgili şunu bilmesini isterim: “Annem çok çalışkan, ahlaklı ve saygılı bir oyuncu.” Çünkü oyunculuk bir ekip işi. Ve iyi bir insan olmak, bu mesleğin en önemli şartlarından biri.

 

KOORDİNASYON: MELTEM ERCAN    
RÖPORTAJ: BEGÜM TURANÇİFTÇİ    
FOTOĞRAF: ÜNAL AVCI   
STYLING: MERVE OKUR   
SAÇ: AKIN ÜNAL 
MAKYAJ: BURCU TAŞ
MEKÂN: FAIRMONT QUASAR ISTANBUL

 

 

Yazar Hakkında /

2003 yılından bu yana, hedef kitlesi AB ve A+ olarak belirlenmiş bir çok baskı, web, pr, organizasyon işinde başarılı projelere imza atmış olan MAG hayatın her alanında en iyi olmayı hedefleyen, sosyo-ekonomik seviyesi yüksek, özel zevkleri olan ve hobileriyle yaşamını renklendiren, sosyal sorumluluklarının bilincinde olan, belirli kesimden kabul ettiği müşterilerine yıllardır sağlamış olduğu yüksek başarı grafiği ile doğru planlanmış bir büyüme ile sektöründeki hayatına devam etmektedir.

Yorum Bırakın

Bu site istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanır. Yorum verilerinizin nasıl işlendiğini öğrenin.