© Copyright 2018 Mag Medya
blank
Başa Dön

Herkes ve Her şey Birbirine Bağlıdır

Herkes ve Her şey Birbirine Bağlıdır

Sanatçı Mehmet Sinan Kuran ile Akaretlerdeki Artweeks sergisinde buluştuk. Her hücresinden etrafına sevgi ve derin bir anlayış yayılıyor bir de her an yüksek olan neşesi. “Artık herkesin öncelik sırasını değiştirmesi gerekiyor. Ne iş yapıyorsa yapsın onu farklı bir önceliğe itip önüne kolektif bilinci yerleştirmesi lazım. Bir evde yaşayan üç kişilik bir aileyle, bir gezegende yaşayan sekiz milyarlık bir aile arasında hiçbir fark yok” diyerek karşıladı beni. “Huzurlu, verimli bir yaşam ve sağlıklı bir gelecek için birlikte uyum içinde yaşamayı bir an önce öğrenmeliyiz. Birbirimize tahammül etmekten bahsetmiyorum. Bir bütünün parçası olduğumuzu, birbirimizden bir farkımız olmadığını idrak edip birbirimizi sevmekten bahsediyorum” diyerek devam etti içinden geçtiğimiz şu zor günlerden bahsetmeye. Her cümlesi adeta bir kitap olan sanatçımızın, her eserinde mutlaka olan şey ise aşk.

 

Ben bir şey yaptım, resim, ahşap oyma, hamurdan, çamurdan, kumaştan vs.vs… bir şey.  Ve buna sanat dedim. Bu doğru olur mu? Sizce bir şeyin sanat eseri olup olmadığına kim, nasıl ve neye göre karar verebilir?

Ne isterseniz yapabilirsiniz ama buna sanat diyemezsiniz, bu kötü haber. İyi haber ise başkası da sizin yaptığınıza “bu sanat değildir” diyemez. Bence sanat diye bir şey yok. Yalnızca sanatçılar var. Bugünün ölçülerine göre sanatçı sayılmayan biri, bir müddet sonra değişen koşullarla sanatçı sayılabilir. O yüzden bence böyle konuları tartışmak yerine kendimizi iş yapmaya kaptırmalıyız. Üretmek güzeldir, rahatlatıcıdır. Yaratıcılığımızı sürekli beslemeliyiz. Bu bir yolculuk ve işin asıl zevkli kısmı da bu.

 

Şimdiki bilginizle kaç yaşınıza geri dönmek istersiniz? Ve o yaşınızdaki size neler nasihat edersiniz?

Yaşımdan çok memnunum. Bu bilgi ve tecrübeyle geri dönmek hile sayılır ve yaşamın akışına uygun değildir. Ben içinde bulunduğum o anı dolu dolu yaşadığımdan içimde geçmişe dair bir özlem yok. Jean Paul Sartre’ın söylediği gibi “Yaşam bireyin kişisel sınırlarını belirleyip onları geliştirebilme sürecidir”. Buna bir de öğrendiklerimizi başkalarıyla paylaşmayı ve diğer insanları mutlu edebildiğimiz kadar etmeyi eklersek mükemmel yaşamın sırrına erişmiş oluruz. Herkesin en önemli varlığı çocuklarıdır. Onlara iyi bir eğitim aldırabilmek, rahat bir yaşam sunabilmek ve para bırakabilmek için çabalar dururuz. Onlara bu gerçeği anlatamadıktan ve yaşayabilecekleri bir dünya bırakamadıktan sonra bıraktıklarımızın ne anlamı var ki? Halâ şansımız var, geç değil.

 

Biz ölünce sizce ne oluyor?

Bence yer çekimi olmuyor ki bu yeterince nefis. Bir de umarım bu alışık olduğumuz zaman kavramının dışında bir boyut daha vardır. Bu acele haller beni çok sıkıyor. Herkes, her an koşturuyor ve bu durumdan memnunlar. Sonra bir bakıyorlar yaşlanmışlar. Ben zamanı yavaşlatmaya hatta bazen durdurmaya çalışıyorum. Bence ölüm keyifli bir şey, negatif bir durum olduğunu düşünmüyorum. Son üç senedir köklü bir değişim içindeyim. Bu farkındalık “Introvert” sergisi hazırlıklarıyla başladı. Daha sonra “Posthumous” sergisi geldi, bir üçlemenin ikinci sergisiydi. Kelime anlamı ise “öldükten sonra gerçekleşen” demek. Ölüm korkusu tüm korkuların sebebiymiş. İnsanlar tarih boyunca hep ölümden korkmuşlar. Eski Yunan filozoflarından Epikür’ün çiftliğinde insanları bu korkudan arındırmak için toplu seanslar yapılırmış. Çiftliğin girişinde “ Biz varken ölüm yok, ölüm geldiğinde ise biz olmayacağız. Yani ölümle karşılaşmayacağız” yazarmış. Bana göre ölüm korkusunu yenmenin tek yolu, mutlu bir hayat yaşamaktır. O zaman ölüm korkutucu olmaz. Yaşadığı hayattan tatmin olmuş, çevresine yararlı olmuş ve hem kendini hem de çevresini mutlu etmiş biri huzur içinde ölümü karşılayabilir. İkinci serginin sonunda öldüm. En üst katta mezarım daha doğrusu bir kış ormanının ortasında lahitim vardı. Ama kalbim atmaya devam ediyordu. Ölümün böyle olduğunu düşünüyorum. Bir form ve boyut değişikliği. Bir günün sona ermesi ardından yeni bir günün başlaması gibi.

 

Yani ölümden korkmuyorsunuz. Peki ölümsüz olmak ister miydiniz?

Ölümden korkmuyorum. Ölümsüz olmak bir lanet olabilir, kimsenin isteyeceğini sanmıyorum.

Mehmet Sinan nasıl bir bebek nasıl bir çocuktu? En çok nelerle oynardı? Çocukluk hayali neydi ve ona ulaştı mı?

Tombalak bir bebekmişim, sürekli yermişim. Sonra müdahale etmişler biraz normalleşmişim ama yemeyi gerçekten çok severim. Boğa burcuyum ve yükselenim Aslan. Bu işlerden pek anlamam ama biraz tutkuluyum. Sevdiğim şeyleri abartırım. Bolca yaşamayı severim. Bisikletime aşıktım, ortadan katlanan bir pinokyom vardı. Kendi çapımda tek başıma uzun serüvenlere çıkardım. Şimdi de üzerinden hiç inmediğim bir motosikletim var. Artık gerçekten uzun seyahatlere çıkıyorum. Bir de kalem kağıt, önüme kalem ve kağıt koyun günlerce kımıldamadan resim yapabilirim, büyülü bir şey.

 

Eğitim hayatınızdan bahsedelim biraz. Bir sanatçının dehası okul çağında mı beliriyor yoksa daha sonra mı?

Eğitim hayatım yok. Eğitim sistemine bir tepki olarak dünyaya gelmişim. Okulda yazılılarda kağıda resim yapardım. Bir keresinde fizik ya da kimya dersinde öğretmen hiç cevaplamadığım soruların olduğu kağıdıma iki vermişti. Sorduğumda resmin hatırına verdiğini söyledi. Bence insan dehasıyla doğar. Eğer fark ederse parlatır, fark etmezse haberi olmadan yaşar ki bu çok yazıktır. Kaynak israfı, çok olduğunu düşünüyorum.

Bazı sanatçılar eserlerini satıp onlardan ayrılırken bir hüzün duyarlarmış. Sizde de böyle bir hüzün duygusu oluşuyor mu?

Anlayamadığım bir duygu. Benim işim oluşturmak ve meydana çıkarmak. Ondan sonrası beni ilgilendirmiyor, hemen başka bir işe başlarım. Sattığım her neyse, zaten benimdir. Satılması bir şey değiştirmez sadece artık bende değildir ama aklımda yerini korur. Benim için bir sonraki her işim önemlidir. Anlaşılabilir bir durumdur, sanatçılar duygusal insanlardır. Emek verdikleri işlerden ayrılmaları zor olabilir. İyi ki ben de böyle bir durum yok.

 

Sizce uzayda insandan başka yaşam formları var mı? Acaba başka gezegenlerdeki sanatçıların eserleri nasıldır diye hiç düşündünüz mü?

Tabii ki var. Burada yaşam nasıl oluştuysa başka gezegenlerde de oluşmuştur. Umarım alışık olduğumuz gibi İngilizce konuşmuyorlardır. Bence yaşadığımız Dünya’da da bilmediğimiz formlar vardır. Okyanusların dibi hala sır dolu. Daha geçenlerde Amazonlar’ da bilinmeyen bir kabile bulundu. Başka gezegenlerdeki sanatçıların eserlerini hiç düşünmedim ama bu sorudan sonra eminim düşüneceğim. İnşallah neşeli sanatçıların, neşeli eserleridir. Mesela Maurizio Cattelan ya da Grayson Perry uzaylı olabilir.

 

Kendinizi nelerle doldurursunuz? İlham kaynaklarınız nelerdir?

Aşk, kitaplar, bolca seyahat, googling, Bach, Beethoven, Wagner, Bosch, Brueghel, Burhan Uygur, eskiciler ve sokak fotoğrafçılığı. Kahverengi deri koltuğumu yatırır, gözlerimi kapar, uzun uzun düşünür ve hayal kurarım.

 

Sizce aşık bir sanatçıyla aşık olmayan sanatçının eserleri farklı mıdır? Yani aşk sanatın neresinde?

Tabii ki farklıdır. Et yiyen ve yemeyen iki sanatçının bile eserleri farklıdır. Aşık sanatçı kendini hemen belli eder, mesela Chagall gibi. Benim resimlerimde kırık bir ampul bir ateş böceğine ya da bir kertenkele bir kerpetene aşıktır. Garip olan resme bakan insanların bunu fark edebilmeleri. İçimdeki o devasa aşk oluk oluk kağıda akıyor. Aşk, sanatın çekirdeği ve reaktörüdür. Tam ortasında ve merkezindedir. Çeşitleri var tabii.

 

Yeniden dünyaya gelsem… Gerisini siz doldurunuz lütfen.

Kaldığım yerden devam ederdim. Şükrederek, farkında olarak, paylaşarak, mutlu ederek… Bir festival gibi, sanki bir iş yetiştiriyormuş gibi, hiç ölmeyecekmiş gibi, sincaplar, lemurlar, kartallar, yunuslar gibi… Güle oynaya.

 

İstanbul dünya sanat platformunun neresinde?

Geniş bir elipsin kenarında. Bazen merkeze yaklaşıyor bazen uzaklaşıyor. Gelecekten umutluyum.

 

Anadolu binlerce kültürün, tarihin, mevsimin, çağların, kokuların, renklerin birleşimi. Sanatçılar tüm bunlardan yeterince beslenebiliyor mu?

Sanatçıların büyük bir kısmının aklı batıda. Ama beslenenler hemen belli oluyor. Ben adres göstererek harmanlama işine uzağım. Belli belirsiz olmalı. Eskiyle yeniyi buluşturma işi hassas bir iş. Uzay gemisi koymak bugünü kurtarmaz. Farklı metotlar gerekiyor. O işin içine girmek ve orda vakit geçirmek lazım. Ama bu sahip olduğumuz müthiş bir hazine, farkına varmamız lazım.

 

Bundan sonraki en büyük hayaliniz nedir?

Kocaman bir akademi açmak. Özellikle çocuklara ama aslında genç sanatçılara, herkese saçmalamanın ne kadar önemli olduğunu hatırlatmak, kimsenin düşüncelerine önem vermemeleri gerektiğini ve kendilerini mutlu edecek şekilde çalışmalarının bir mecburiyet olduğunu anlatmak. Ücret almadan bir vakıf gibi çalışmak. Birlikteliğin gücünü dalga dalga yaymak. Bu nefis olurdu. Sık sık ve etraflıca düşünmeliyiz. Daha iyi bir yaşam için düşünmeli ve çok çalışmalıyız. İnsanların özellikle sanatçıların egosu oldukça şişiktir. Bu bireysellik fikrinden vazgeçmeli, birlik olmalı ve hep birlikte düşünmeliyiz. Genel olarak insanlarda merak eksikliği var. Zaman içinde oluşmuş ve toplum tarafından kabul edilmiş normlara uyup bu sürekliliği referans olarak alıyorlar. Aslında tıkanıklık burada ve bu tıkanıklığı açmamız lazım.

 

Mutlu musunuz?

Çok mutluyum, nasıl olmayayım ki? Sağlıklıyım, bayıldığım bir işim var, çevremde beni seven insanlar var. Yedi köpeğimle birlikte büyülü bir ormanda pamuk prenses gibi yaşıyorum. Bir tanesi gerçekten cüce. Gerçekten çok mutluyum, yaşamak çok güzel.

Yazar Hakkında /

Ankara doğumlu olan Sinem Yıldırım; ilk, orta ve lise eğitimini İzmir'de tamamlamıştır. İstanbul Üniversitesi Uluslararası İlişkiler bölümü mezunudur. Çeşitli dizi ve yapımlarda yer almıştır. İki kız çocuğu annesidir.

Yorum Bırakın

Bu site, istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanıyor. Yorum verilerinizin nasıl işlendiği hakkında daha fazla bilgi edinin.