Çatlaklardan Sızan Işık – Hael’ka Design
Hael’ka Design markasının kurucusu Hande Kaplan; hukukun disiplinli dünyasından porselenin zarif dokusuna uzanan yolculuğunu, geçmişin birikimlerini zamansız tasarımlarla nasıl harmanladığını ve kusursuzluk arayışının, yerini “çatlaklardan sızan ışığa” bıraktığı dönüşümü MAG Okurları için anlatıyor.
Avukatlıktan tasarımcılığa uzanan bir yolculuğunuz var. Hikâyenizi anlatır mısınız? Bu geçiş nasıl oldu, ne zaman oldu, bu kararınız size neler hissettiriyor?
Evet, benim için yıllarca emek verdiğim bir meslekten başka bir yola geçmek kolay olmadı; ama şimdi geriye baktığımda, bana zor gelen her şeyin aslında beni bugüne taşıdığını görüyorum. Sanki çocukluğumdan bu yana biriktirdiklerim şimdi tek tek ortaya dökülüyor. Sanata, insan psikolojisine ve edebiyata olan ilgim hep vardı; bunlar benim için aynı zamanda bir sığınaktı. Pandemiyle birlikte hayatın her zaman kontrol edilemeyeceğini, esnemeyi ve belirsizlikle yaşamayı kabul etmeyi öğrendim. Tam da o dönemde çocukluğumda atılan tohumları sulamaya başladım; sezgilerimi takip ederek beni yeni bir yola hazırlayan eğitimlere katıldım.
Belki de en çok çocuklarıma şunu göstermek istedim: Hayatta her zaman ikinci bir yol mümkün. Eşim ve tüm ailemin desteğiyle bu yol benim için daha görünür hâle geldi. Bu süreç bana bırakmanın ne demek olduğunu öğretti; keskin kararlar almaktan çok, hayatın döngüsüne uyum sağlamanın insana başka bir güç verdiğini fark ettim. Bugün “iyi ki” diyorum ama yarın ne olur, onu gerçekten kim bilebilir? Bildiğim tek şey şu: Hukukçu olmak hâlâ benim bir parçam ama artık onun yanına kalbimin sesini koyabildiğim bir alan daha var.
Hukukta hata, telafisi zor bir süreçtir. Peki, porselen tasarımında bir aksaklık olduğunda, fırından kırık çıkan bir parça size mükemmeliyetçilik hakkında neler öğretiyor?
Hukuk bana çok katmanlı düşünmeyi ve eksiksiz olursan başarılı olabileceğini öğretti ama aynı zamanda her şeyi doğru yapsan bile hayatın öngörülemeyen bir tarafı olduğunu da gösterdi. Porselende de bu bakışı sürdürdüm fakat bir noktada bırakmam gereken, bana ait olmayan parçaları fark ettim. Günlerce emek verdiğim işler fırından bambaşka çıktığında mükemmelin peşinden gitmeye devam ettim; denedim, yeniden denedim ve sonunda o kusursuz forma ulaştım.
O süreçte şunu gördüm: Kusursuzluk insanı tüketebiliyor, sezgilerini ve iç sesini susturabiliyor. Bunu fark ettiğim anda başladı asıl hikâye. Leonard Cohen’in “Her şeyde bir çatlak vardır, ışık böyle içeri girer.” sözü de bu anlamda bana ilham oldu. Böylece her parça sahibine bir şey hatırlatmaya, kendi hikâyesiyle buluşmaya başladı. Bu yüzden her ürüne küçük hatırlatıcı notlar ekliyorum; iç sesini susturmuş olanların kendileriyle yeniden bağ kurmalarına küçücük de olsa bir alan açabilmek için.
Porselen ile çalışma süreciniz nasıl ilerliyor? Ne tür ürünler ortaya çıkarıyorsunuz? İlhamınız nasıl gelişiyor?
Süreç çoğu zaman sezgisel ilerliyor; bazen karşıma çıkan bir sembol, okuduğum bir satır ya da doğanın bir detayı ilham oluyor. O anda gelen hisle porselen hikâyeleri ortaya çıkıyor. Çoğunlukla Limoges porselenin ince, ışığı geçiren dokusuna bu hikâyeyi ekliyorum; bazen de tamamen elle şekillendirdiğim porselen ve stoneware çamurla çalışıyorum. Parçalar zamanla bir kupa, bir tabak ya da bir duvar aksesuarına dönüşüyor.
Farklı materyallerle çalışmayı seviyorum; kimi zaman sulu boya ile de bu hikâyeyi tamamlıyorum. Bu yüzden sınırlı bir koleksiyondan çok, akışın içinde şekillenen bir üretimden söz edebilirim. Her parça, sahibine ulaştığında, ona küçük bir hikâye sunmak benim için en büyük mutluluk.
Günümüzde tasarım dünyası sürdürülebilirliğe odaklanmış durumda. Porselenin zamansızlığı ve kalıcılığı bu noktada nerede duruyor?
Porselen aslında başlı başına bir sürdürülebilirlik hâli. Hızlı tüketilen, kolayca atılan bir obje değil. İyi yapılmış bir porselen nesiller boyu varlığını sürdürebilir; bugün birinin hayatına eşlik ederken yıllar sonra başka birinin hikâyesine karışabilir.
Ben Hael’ka’da her parça için şunu düşünürüm: Bu sadece bugün için mi var, yoksa bir yolculuğu var mı? Zamansızlık tam da burada başlıyor. Trendlerin ötesinde, insanın kendine döndüğü yerde.
Tasarladığınız bir objenin elli yıl sonra birinin masasında durduğunu hayal ettiğinizde, o kişiye ne hissettirmesini istersiniz?
Bir objenin yıllar sonra birinin hayatında yer alması, zamanla kurulan sessiz bir bağ gibi. Ona dokunan kişinin içinde bir tanıdıklık hissi uyandırmasını isterim. O an kendiyle buluşsun, üstünü örttüğü ne varsa hatırlasın. Benim için kalıcılık tam olarak bu: Bir objenin yıllarca var olması değil, birine kendini hatırlatmaya devam edebilmesi.
Gelecek plan ve hedeflerinizden de kısaca bahseder misiniz?
Geleceğe dair aklımda birçok fikir var ama ben Hael’ka’yı planlardan çok, sezgilerle büyüyen bir yolculuk olarak görüyorum. Ne yapacağımı her zaman net çizgilerle bilmektense, karşıma çıkan işaretleri takip etmeyi seçiyorum, çünkü en gerçek olanın da buradan doğduğunu gördüm. Bu yüzden hedeflerden çok hayallerim var ve hepsinin ortak noktasında Hael’ka’nın bir hatırlatıcı olarak hayatlara dâhil olması var. O bağı korumak benim için en kıymetlisi; geri kalan her şey zaten zamanı geldiğinde yolunu buluyor.