Sinem Yıldırım – Bir İmparatorluğun Tutkulu Başkenti, Dağların Denize Yazdığı Şehir, Asi Trabzon
Trabzon’a ilk kez, çok ufakken gitmiştim. Türkiye’nin sayısız güzel şehirlerinden biri, insanlarının karakterleri nevi şahsına münhasır. O Karadeniz, uçsuz bucaksız… Kendine ait sert mizacı ama bir o kadar da duygusal insanları var.
Bulutları, başında taşıdığı bir taç gibi, gölge hep tepesinde. “Çırpınırdı Karadeniz” ezgilerindeki adı gibi, biraz kara bir deniz, öyle derin ve sağı solu belirsiz. Ve tabii ki Türkiye’min her metrekaresi gibi nice uygarlıklara beşik olmuş bu yeşilin bin bir milyon tonu topraklar. Denize paralel uzanan dağlarına çıkarken muhakkak bir nehrin çağıltısı ve gürleyen kokusu eşlik ediyor size. Bu kadar çok çeşit ağaç, bitki ve floral yapı belki de dünyada çok az sayılı yerde mevcuttur. Yağmurun her damlasının bir yaprağa isabet ettiğini iddia edebilirim size. O denli muazzam bir yeşillik okyanusu dağları.
İlk işimiz Sümela Manastırı oldu tabii ki. İlk tırmanışımın üzerinden sanki bir asır geçmişti. Epey değişmiş buldum. Arada restorasyona girdiğini duymuştum ve açıkça, yeni hâlini beğenmedim. Beyaza boyanmış o duvar beni üzdü. Yağış nedeniyle çoğu yeri kapalıydı, giremedim zaten. Ve sanki o eski büyülü hâlinin yerinde yeller esiyordu… Tırmanış ise çok güzeldi. Dördüncü yüzyıla dokunmak, her yerinde Barnabas ve Sophronis adlı keşişlerin yankılanan seslerini duymak ve buranın, rüyalarında Meryem Ana’dan aldıkları talimatla yapılmış bir yer olduğunu bilmek muazzam. Duvarlardaki fresklerin, pek çok yerde gördüğümüz gibi yüzleri ve gözleri maalesef kazınmış, oyulmuş halde. Her böyle bir manzara gördüğümde bu beni hep çok üzüyor. Tarihî zenginliklerimizin sonsuzluğu onların değerini arttıran bir durum, “nasılsa çok var, zarar verilebilir” zihniyeti beni hep dehşete düşürür.
Otelimiz Ramada Trabzon, Karadeniz’in gündüz gece fışır fışır dalgalarının kıyıya vurduğu kumsalın kucağında. Otelin balkonunda oturmak ve Karadeniz’in dalgalarının sesiyle uykuya dalıp gündüz ıssız ve sonsuz maviliğini, gece gizemli ve hafif tedirgin edici karanlığını hissetmek çok etkileyici; uzak kalındığında özlenebilecek bir duygu yoğunluğu. Ramada otel, A’dan Z’ye en ince detayıyla tek tek düşünülerek tasarlanmış, çok şık ve muazzam mutfağıyla yıldızlarının çok ötesinde bir otel. Dekorasyonu ve özellikle peyzajının güzelliği, insanın, detayların uyum denizine dalıp kaybolmasını sağlıyor. Sahiplerini ve yapılmasını sağlayanları tebrik ediyorum.
Görmeye çalıştığımız bir diğer manastır, Vazelon Manastırı idi; lakin başarılı olamadık, çünkü bütün dağı sarp uçurumlardan teğet geçerek dolaşmamıza rağmen manastırın yerini bulamadık. Her zaman dendiği gibi “bir sonuca ulaşamasanız da, bir yol diğer bir yola yol açar”. Manastırı ararken, tabelalardan tesadüfen gördüğümüz, Şehit Eren Bülbül’ün kabrine gitmeye karar verdik. Tüm o hikâyeyi biliyorsunuz. Çok duygusal anlardı bu ziyaretimiz. Annesiyle tanıştık ve derin bir sohbete daldık. Duygularımız tarif edilebilecek olanın çok ötesindeydi; boğazım düğüm üstüne düğüm, düğüm, düğüm… Tek tesellim, Şehit Eren Bülbül’ün bu dünyadan çok daha iyi bir yere gittiğini bilmek.
Bir diğer gün, yolumuz Uzun Göl’e uzandı. Yolların, dağların her yerden fışkıran şelaleler oluşturarak akan çağıl çağıl suların, o hiç görmediğim ağaç, bitki ve yeşil rengin sınırsız, sonsuz tonlarını her nefesimde içime çekerek izledim. Ülkemin her santimetresi yüce âlemin sonsuzca bahşettiği güzelliklerle dolu. Buna rağmen “Biz ne yapıyoruz?” sorusu her gittiğim yerde beni takip etmeye devam ediyor ve edecek. Nasıl koruyoruz mesela, nasıl insanca katkıda bulunuyoruz ya da sorunlarını nasıl gideriyoruz? Uzun Göl mesela nasıl muazzam bir doğa harikası! Lakin etrafına sınırsızca yapılan binalar -ki bunlar arkadaşımın anlattığına göre yıllar öncesine nazaran daha iyi toparlanmış haldeymiş- bu hâliyle bence feciydi. Allah’ın gölünün dibinde atış poligonu binası bile vardı. Yan yana onlarcası sıralanmış kafeler, dip dibe binalar gölün yüz ölçümünü aşmıştı adeta. Doğayı yaşamak, tabiatla hemhâl olmak, ormanı dinlemek şöyle dursun, adeta gölün üstüne bir kasaba inşa edilmiş -ki bu, dediğim gibi iyi hâliymiş en başta yapılan binalara nazaran. Bunlar bile bana çok geldi.
Bir diğer gün Atatürk’ün köşküne gittik. Muazzam bir bina ve içindeki her şeyiyle orijinal eşyalar yine her an ürpermeme ve gözlerimin ıslanmasına neden oldu. Atatürk’ün kullandığı her eşyası, 11 Haziran 1937 gecesi vasiyetini yazıp her şeyini Türk milletine bıraktığı oda, mutfağı, banyosu, küveti, tüm eşyalarıyla gezmeye doyamadığım bir köşk. Peyzajı, bakımı her adımında çok hoşumuza gitti.
Ve mutfak… Hayatımda yediğim en güzel pideleri yazmadan geçmem mümkün olmayacak. Uçaktan inince ilk gittiğimiz yer Tarihi Kalkanoğlu Pilavı idi.1856’dan beri var olan bu pilavın tarihsel süreçte anlamı var ve hep aynı yerde hizmet vermişler. Tadı nefis; yanında et ve mutlaka hoşafla servis ediliyor.
Bir sonraki durağımız Rüştü’nün Fırını oldu. Bol tereyağlı o pideler tariflere sığmaz, sığamaz. Ertuğrul Pide ve Bozo Pide adlı yerdeki pideler de muazzamdı. Meşhur Akçaabat köftesini otelimizde denedik. Muazzamdı. Zaten Trabzon’daki Ramada’nın mutfağı, servisi, sunumu tıpkı Bodrum Ramada oteldeki gibi çok başarılı. Denk gelmesinden çok mutlu olduğum diğer şey, Trabzonspor’un Başakşehir’le maçı oldu. O Trabzonspor taraftarları ve saatte 61 rakamı gelince yapılan o muazzam coşku ancak yaşanırsa anlaşılabilir anlar. Maç 1-1 bitti. Bir diğer şey de meşhur Sürmene bıçakları. El yapımı, dövme çelik ve keskinlikleriyle meşhur bu bıçaklardan kendi mutfağım için tabii ki aldım.
Trabzon, seni seviyorum; en kısa sürede seni tekrar görmek istiyorum.