Lara Bayer – New York Sanat Haftası: Aklımda Kalan Sergiler
Her mayıs ayında düzenlenen New York Sanat Haftası, şehri; fuarlar, müzayedeler, müze sergileri ve galeri açılışlarıyla dolu, yoğun bir programa dönüştürüyor. Frieze New York, TEFAF, NADA ve Independent fuarları aynı zamanda gerçekleşirken Sotheby’s, Christie’s, Phillips ve Bonhams da büyük müzayedelerine hazırlanıyordu.
Müzayede ön izlemeleri ise kısa süreli sergilere dönüşüyor, yakında özel koleksiyonlara girecek ve belki de uzun yıllar yeniden görülemeyecek eserleri yakından görme fırsatı sunuyordu. Fuarlara ve müzayedelere paralel olarak şehirdeki galeriler de yılın en güçlü sergilerinden bazılarını açmıştı. Bu yıl ben de aklımda en çok kalan galeri sergilerine odaklanmayı tercih ettim.
Petzel Gallery’de gördüğüm Emma Webster sergisi “Rues and Leaves Themselves Alone”, uzun süre aklımdan çıkmadı. Webster’ın büyük ölçekli manzaraları ilk bakışta tanıdık görünüyordu ancak, eserlerle vakit geçirdikçe görüntüler giderek daha tuhaf bir hâl almaya başladı. Ormanlar, parlayan gökyüzleri, hayvan figürleri ve dijital olarak kurulmuş ortamlar gerçek ile simülasyon arasında kalan tuhaf dünyalar oluşturuyordu. Sergiye eşlik eden sanal ortam videosu da bu hissi daha görünür hâle getiriyor, Webster’ın dijital olarak oluşturduğu dünyaları manipüle ettikten sonra bunları resme dönüştürdüğünü gösteriyordu. Eserler görsel olarak oldukça etkileyiciydi; ancak, aynı zamanda hafif rahatsız edici bir his de taşıyorlardı.
Nino Mier Gallery’deki Jess Allen sergisi “Suspending Time” ise tamamen içe dönük bir atmosfer kuruyordu. Allen’ın resimleri bedene, gölgeye ve durgunluğa odaklanarak sıradan iç mekânları psikolojik olarak yoğun alanlara dönüştürüyordu. Kanepelere uzanan insanlar, sessizce tek başına oturan karakterler ya da yalnızca duvarlara ve zemine düşen silüetler şeklinde görünen bedenler serginin genel atmosferini oluşturuyordu. Benzer kompozisyonların tekrar etmesi zamanı yavaşlatıyormuş hissi yaratırken, güneş ışığıyla gölge arasındaki sert ayrımlar da mekânlara sessiz ve içe kapanık bir hava katıyordu.
Nicodim Gallery’deki Rae Klein sergisi “Second Face” ise daha stilize ve sinematik bir dünya kuruyordu. Retro-fütüristik imgeler, süsleme, performans ve kimlik temaları sergi boyunca tekrar eden unsurlar hâline gelmişti. Klein özellikle dış görünüşlerin bir maske gibi işleyebileceği fikriyle ilgileniyor, dekorasyon ile kimlik arasındaki sınırları bilinçli olarak bulanıklaştırıyordu. Eserler hiçbir zaman tam olarak neyin gerçek, kurgulanmış ya da sembolik olduğunu açıklamıyor, bu da serginin baştan sona kendi kurallarıyla işleyen bir atmosfer yaratmasına neden oluyordu.
Pace Gallery’de gördüğüm Julian Schnabel sergisi “Italy Through Its Trees”, sanatçının yeni harita resimleriyle ikonik tabak eserleri serisini bir araya getiriyordu. Her iki seri de İtalya’daki umbrella pine ağaçlarından ilham alıyordu. Tabak eserlerdeki kırılmış seramik yüzeyler görüntüyü tamamen parçalayarak dalların, gölgelerin ve boya izlerinin tuval boyunca bölünmesine neden oluyordu. Ortaya çıkan resimler, ağaçları birebir tasvir etmekten çok, resim yapma eyleminin fiziksel tarafına odaklanıyordu. Schnabel’in birçok eseri üretirken doğrudan tuvallerin üzerinde durmuş olması da bu fiziksel etkiyi daha yoğun hissettiriyordu.
New York Sanat Haftasını, Phillips müzayede ön izlemesinden bahsetmeden bitirmem mümkün değildi. Haftanın en etkileyici eserlerinden bazıları burada yer alıyordu. Özellikle Georgia O’Keeffe’in “Maple Leaves and Flowering Cactus” (çift taraflı) adlı işi oldukça özel bir deneyimdi. Tuvalin iki yüzünü birden görmek, sanatçının pratiğindeki iki farklı dönemi aynı eser içinde görmek gibiydi. Bir tarafta yoğun katmanlı akçaağaç yaprakları yer alırken, diğer tarafta daha erken dönemine ait çiçek açmış kaktüs kompozisyonu bulunuyordu. Aynı zamanda akşam Phillips müzayedesine katılma ve eserin 1.677.000 dolar karşılığında satılışını izleme fırsatım da oldu. Bu da New York’ta geçirdiğim yoğun sanat haftasını unutulmaz bir şekilde noktaladı.
***
New York Art Week: The Exhibitions That Stayed With Me
Every May, New York Art Week transforms the city into a circuit of fairs, auctions, museum exhibitions, and gallery openings. Frieze New York, TEFAF, NADA, and Independent unfold simultaneously while Sotheby’s, Christie’s, Phillips, and Bonhams prepare for their major sales. Auction previews become temporary exhibitions of their own, offering the rare opportunity to stand in front of works that will soon disappear into private collections, potentially not to be seen publicly again for decades. Alongside the fairs and auctions, galleries across the city open with some of their strongest exhibitions of the year. This year, I chose to focus on the gallery exhibitions that stayed with me most.
One of the exhibitions I kept thinking about afterward was Emma Webster’s Rues and Leaves Themselves Alone at Petzel Gallery. Webster’s monumental landscapes initially appeared almost familiar, but the longer I spent with them, the stranger they became. Forests, glowing skies, distorted animals, and digitally constructed environments collapsed into one another, creating spaces that felt suspended somewhere between reality, simulation, and a dream. The accompanying virtual environment made this instability even more apparent, revealing how the paintings emerged from digitally built worlds that Webster manipulated before translating them into paint. The immersive works constantly shifted between something beautiful and surreal, and something deeply unsettling.
At Nino Mier Gallery, Jess Allen’s Suspending Time moved inward instead. Her paintings focused on shadow, stillness, and subtle bodily gestures, transforming ordinary interiors into psychologically charged spaces. Figures reclining across sofas, sitting alone in silence, or appearing only as silhouettes cast across walls and floors. The repetition of similar compositions made time itself feel slowed down, while sharp divisions of sunlight and shadow created an atmosphere that felt intimate and comfortable, yet emotionally distant at the same time.
Rae Klein’s Second Face at Nicodim Gallery felt highly stylized and cinematic, drawing from retro-futuristic imagery, ornament, disguise, and performance. Throughout the exhibition, Klein played with the idea that appearances themselves can become a kind of mask. The works never fully revealed what was real, staged, or symbolic, which gave the exhibition a dreamlike logic that stayed consistent across the entire space.
At Pace Gallery, Julian Schnabel’s Italy Through Its Trees centered around a new body of map paintings and his iconic plate paintings, both inspired by Italian umbrella pines. The fractured ceramic surfaces of the plate paintings disrupted the image entirely, causing branches, shadows, and gestures to break apart across the canvas. The works thus resulted in these intensely physical paintings that focused less on depicting trees and more on the physical act of painting them itself. Knowing Schnabel physically stood on many of the paintings while creating them only heightened that sense of immediacy and scale.
I could not leave New York Art Week without mentioning the Phillips auction preview, which included some of the strongest works I saw all week. Among them, Georgia O’Keeffe’s Maple Leaves and Flowering Cactus (double-sided) felt especially rare and intimate. Seeing both sides of the canvas revealed two distinct moments of O’Keeffe’s practice within a single work, from the densely layered maple leaves to the earlier flowering cactus composition on the reverse. I also had the privilege of attending the Phillips evening sale itself and watching the work sell for $1,677,000, bringing an unforgettable week in New York to a close.