© Copyright 2018 Mag Medya
Başa Dön

Elif Zorlu Tapan – Neşide Taş Anvaripour

Elif Zorlu Tapan – Neşide Taş Anvaripour

Neşide Taş Anvaripour’un hikâyesi Ankara’dan New York’a, Chicago’dan Asya ve Afrika’ya uzanan muazzam bir yolculuk… Neşide Hanım, Africa50’nin ilk CEO’su olarak, kıtanın geleceğini şekillendiren projelerin merkezinde yer aldı. African Development Bank’ta milyarlarca dolarlık yatırımları yönetti, dünyanın en önemli finans toplantılarına ve projelerine liderlik etti. Şimdi ise kızıyla birlikte sahip olduğu rüya şatosunda konuklarına rafine bir yaşam zevki sunuyor. Biz de Neşide Hanım’la finans değil, Dordogne Nehri manzarasıyla Bordeaux’nun en özel destinasyonlarından biri olan Château Courtebotte’nin hikâyesini konuştuk.

 

Sizin hikâyenizde beni en çok etkileyen noktalardan biri, şatoyu kızınız Defne ile birlikte yönetmeniz. Anne-kız iki kadın girişimci olarak hem birlikte çalışmak hem de aile olmak işinize nasıl yansıyor?

Anne-kız birlikte çalışmak bizim için sadece bir iş ortaklığı değil, aynı zamanda büyük bir öğrenme ve dönüşüm yolculuğu. Farklı kuşaklardan geliyor olmamız aslında şatoya çok güçlü bir denge katıyor. Ben daha çok, deneyim, gelenek ve hikâyenin ruhunu koruma tarafındayken; Defne yenilikçi bakış açısı, dinamizmi ve çağın beklentilerini çok iyi okuyabilmesiyle sürece farklı bir enerji getiriyor.

 

Elbette zaman zaman, anne-kız olmanın getirdiği duygusal taraflar da oluyor ama birbirimize duyduğumuz güven ve ortak hayalimiz her şeyin önüne geçiyor. Şatoyu birlikte yönetmek ilişkimize de başka bir derinlik kattı; birbirimizi sadece aile içinde değil, üretirken, karar alırken ve zorluklarla mücadele ederken de yeniden tanıdık.

 

İki kadın girişimci olarak en büyük motivasyonumuz, kadınların birlikte çok güçlü yapılar kurabileceğini göstermek. Şatonun ruhunda da biraz bu dayanışma, zarafet ve cesaret var diyebilirim.

Fransa, yeme-içme kültürü konusunda dünyanın “gold standard”ı sayılıyor. Sizce Fransız gastronomisini zamansız ve etkili kılan unsurlar nelerdir ve Türk mutfağının da aynı güçlü algıya ulaşması için neye ihtiyacı var?

Fransız gastronomisini zamansız kılan en önemli unsur, bence, kültürle kurduğu çok güçlü bağ. Fransa’da yemek sadece beslenmek değil; yaşam biçimi, estetik anlayışı ve sosyal hayatın merkezinde yer alan bir ritüel. Ürün kalitesine verilen önem, bölgesel mirasa sahip çıkılması ve nesiller boyunca aktarılan mutfak disiplini bu algıyı yıllardır canlı tutuyor.

Türk mutfağının aslında potansiyel olarak hiçbir eksiği yok; hatta çeşitlilik ve derinlik açısından inanılmaz güçlü bir mirasa sahibiz. Ancak en büyük ihtiyaç, mutfağımızı daha stratejik bir şekilde dünyaya anlatabilmek. Çünkü Türk mutfağı çoğu zaman birkaç bilinen lezzetle temsil ediliyor; arkasındaki kültür, coğrafya, ürün zenginliği ve teknik bilgi yeterince görünür olmuyor. Ayrıca yerel ürünlere sahip çıkmak, hikâyeleştirmek ve gastronomiyi turizmle daha entegre düşünmek çok önemli. Türk mutfağı, kendi özgünlüğünü koruyarak modern dünyaya doğru şekilde sunulduğunda güçlü bir uluslararası algıya ulaşacaktır.

 

Fransa deyince akla zamansız lüks anlayışı da geliyor. Sizin için lüksün tanımı nedir?

Bence bugün lüksün tanımı tamamen değişiyor. Artık lüks sadece gösterişli olmakla ilgili değil; tam tersine, insanın kendine gerçekten zaman ayırabilmesi en büyük lükslerden biri hâline geldi. Kalabalıktan uzaklaşabilmek, yavaşlayabilmek ve bir yeri gerçekten hissederek deneyimlemek…

Benim için lüks; bir bölgeyi yüzeysel görmek yerine onun kültürünü, insanını ve ritmini daha lokal ve derin bir şekilde tanıyabilmek. Örneğin; bir Bordeaux ürününü sadece içmek değil; o üzümün yetiştiği toprağı görmek, üreticinin hikâyesini dinlemek ve o coğrafyanın karakterini anlamak. Çünkü gerçek deneyim, detayların içinde saklıdır. Aynı şekilde acele etmeden kurulan sofralar, doğanın içinde geçirilen sakin anlar, ruhu olan mekânlar ve insana gerçekten iyi hissettiren deneyimler bugün benim lüks tanımıma çok daha yakın. Gerçek lüks artık çoğu zaman daha sessiz, daha kişisel ve daha anlamlı deneyimlerde saklı.

 

Château de Courtebotte’un hikâyesini anlatır mısınız? Neler planlıyorsunuz?

Château de Courtebotte’un bizi en çok etkileyen taraflarından biri, yaşayan bir hikâyesinin olması. On yedinci yüzyılın başlarında, Fransa Kralı IV. Henry döneminde, Roy ailesi, Château de Courtebotte’u hem asil bir konut hem de Dordogne Vadisi’ndeki sosyal statülerinin bir simgesi olarak inşa etmiş. Roy ailesi ticaret ve bölgesel idare içinde yer alan köyde önde gelen bir sivil konumuna sahipmiş. 1850 yılında, Baron Henri de Marquessac şatoyu bir düşüş döneminin ardından satın almış ve onu zarif bir aristokratik konuta dönüştürmüş. Baron’un, Napolyon Bonapart ile arasında güçlü bağlar olduğu ve ailesinin Napolyon’un ordusunda hizmet verdiği biliniyor. Şato uzun yıllar baron tarafından bir kır evi, mülk idare merkezi ve sosyal toplantıların yapıldığı bir yer olarak kullanılmış ve hatta İmparator Napolyon II’nin çevresi de bu toplantılara iştirak etmiş.

Şatonun mimarisi, arduvaz çatılar ve simetrik düzeniyle klasik Fransız stilini yansıtır. Günümüzde de şato, Roy ailesinin kökenlerini ve on dokuzuncu yüzyıldaki yenilemelerini koruyan, restore edilmiş, tarihî bir mülk olarak varlığını sürdürüyor. Biz burayı devraldığımızda en önemli hedefimiz, şatonun tarihine saygı duyarak ona yeni bir hayat vermekti. Çünkü böyle yerlerin en büyük riski, sadece “güzel bir bina” olarak kalmasıdır. Oysa biz, misafirlerimizin burada gerçek bir deneyim yaşamasını istiyoruz. Bir Dordogne Nehri sabahına uyanmak, bağların arasında yürümek, bölgeyi daha lokal ve derin bir şekilde keşfetmek, kalabalıktan uzak ama karakteri olan bir yaşam hissini deneyimlemek… Hayalimiz, Château de Courtebotte’u sadece konaklanan bir yer değil; insanların yavaşladığı, ilham aldığı ve bölgenin kültürünü gerçekten hissettiği özel bir yaşam alanına dönüştürmek. Gastronomi, sanat ve doğayı bir araya getiren daha butik deneyimler yaratma yolunda ilerliyoruz.

 

Misafirleriniz, klasik ya da modern oteller yerine tarihî bir şatonun atmosferini tercih ediyor. Sizce misafirleri buraya çeken şeyler neler?

Bence misafirleri buraya çeken en önemli şey, sadece bir konaklama değil; bir hikâyenin içine dâhil olma isteği. Klasik ya da modern otellerde çoğu şey çok doğru, çok konforlu ve çok standart bir akışta ilerler. Ancak bir şatoda kalmak, insanlara bunun ötesinde bir deneyim sunar: Zamanın yavaşladığı, mekânın karakter kazandığı ve her köşede bir hikâyenin hissedildiği bir atmosfer. Ayrıca insanlar artık her yerde bulunabilecek bir lüks değil de sadece o yere ait olan, tekrar edilemeyen deneyimleri arıyor. Günümüzün hızlı yaşam temposunda insanlar daha sessiz, daha dengeli ve daha anlamlı alanlara ihtiyaç duyuyor. Bizim misafirlerimiz burada başka bir yaşam ritmine kısa süreliğine dâhil olurlar.

 

Peki, Bordeaux, insanlara nasıl bir deneyim sunuyor?

Bordeaux çok katmanlı ve zarif bir yaşam kültürüne sahip. Yeşillikler içindeki tarihî şatolar, kendine özgü mimarileri ve doğayla kurdukları uyumla başlı başına bir keşif alanıdır. Bu şatoların hikâyelerini bilmek, duvarlarının arasında yürümek ve hatta bazen içinde bir kahve içmek bile insanı tarihle buluşturur. Şehir merkezi de aynı şekilde çok etkileyici. Garonne Nehri’nin ikiye böldüğü Bordeaux, zarif tarihî binaları ve sakin, düzenli sokaklarıyla oldukça etkileyici. UNESCO Dünya Mirası Listesi’ndeki Saint-Émilion ise taş sokakları ve Orta Çağ’dan gelen hikâyesiyle bölgenin en özel duraklarından biri. Bordeaux; tarihi, mimarisi ve yavaş ritmiyle “yaşamın temposunu düşüren” çok özel bir deneyim sunar.

 

Gastronomi dünyasında son yıllarda hangi trendleri gözlemliyorsunuz?

Son yıllarda gastronomi dünyasında çok net bir dönüşüm gözlemliyorum. Artık gösterişten çok, anlam ön planda. İnsanlar sadece ne yediklerine ya da içtiklerine değil, bunların nasıl üretildiğine, hikâyesine ve kökenine de önem veriyor. Sürdürülebilirlik, yerellik, organik üretim ve “low intervention” yaklaşımı artık çok güçlü trendler. Aynı zamanda insanlar, daha az ama daha kaliteli tüketime yöneliyor. Gastronomi tarafında daha sade ama ürün odaklı mutfaklar yükseliyor.

 

Dünyanın birçok ülkesinde yaşadınız, farklı sofralara ve mutfaklara tanıklık ettiniz. Sizi en çok etkileyen mutfak kültürleri hangileri oldu?

Farklı ülkelerde yaşamak ve farklı sofralara oturmak bana şunu öğretti: Mutfak, aslında bir ülkenin karakterini en dürüst şekilde anlatır. Beni en çok etkileyen mutfakların başında Fransız mutfağı gelir. Çünkü burada yemek, günlük hayatın doğal ama aynı zamanda çok rafine bir parçasıdır. Ürüne saygı, mevsimsellik ve sofranın etrafında kurulan yaşam ritüeli çok güçlüdür. Türk mutfağı benim için çok derin bir yerde. Coğrafyanın çeşitliliği ve güçlü misafirperverlik kültürü aynı sofrada hissedilir. Beni en çok etkileyen bir diğer mutfak da kesinlikle Japon mutfağıdır. Japonya’da yemek neredeyse felsefe gibidir. Minimalizm sadece estetik değil; doğaya, ürüne ve zamana duyulan saygıda da görülür. Her şey “tam olması gerektiği kadar”, gereksiz hiçbir şeye yer yok. Sunumun ritüel gibi ele alınması ve “omotenashi” olarak bilinen görünmez misafirperverlik anlayışı Japon mutfağını çok özel kılar. Sonuç olarak en çok etkilendiğim mutfaklarda ortak olan iyi yemek sadece lezzet değil, bir kültür, ritim ve hikâye anlatır.

Yazar Hakkında /

2003 yılından bu yana, hedef kitlesi AB ve A+ olarak belirlenmiş bir çok baskı, web, pr, organizasyon işinde başarılı projelere imza atmış olan MAG hayatın her alanında en iyi olmayı hedefleyen, sosyo-ekonomik seviyesi yüksek, özel zevkleri olan ve hobileriyle yaşamını renklendiren, sosyal sorumluluklarının bilincinde olan, belirli kesimden kabul ettiği müşterilerine yıllardır sağlamış olduğu yüksek başarı grafiği ile doğru planlanmış bir büyüme ile sektöründeki hayatına devam etmektedir.

Yorum Bırakın

Bu site istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanır. Yorum verilerinizin nasıl işlendiğini öğrenin.