© Copyright 2018 Mag Medya
Başa Dön

Kadrajından Sanatına LARA SAYILGAN

Kadrajından Sanatına LARA SAYILGAN

 

Çocuk yaşta oyuncu olarak sanat dünyasına adım atan Lâra Sayılgan, opera ve müzikal eğitiminden fotoğrafçılığa uzanan kariyerini, moda fotoğrafçılığından çağdaş sanata yönelen üretim anlayışını ve doğadan ilham alan çalışmalarını MAG Okurları için anlatıyor.

 

Bizi hiç tanımayan birine kendinizi anlatmanız gerekse ama “fotoğrafçı” kelimesini kullanmanız yasaklansa, Lara Sayılgan kimdir?

Son derece kısa bir ömrümüzün olduğu şu gezegende, kendi varoluş sebebini sorgularken, eş zamanlı olarak, var olduğumuz bu hayata tutkuyla bağlanan ve elindeki tüm imkânları, insanların dünyayı ve içinde yaşadığı bu gezegenin güzelliklerini ve değerini bilerek yaşaması gerektiğini hatırlatmak için sanat prensiplerini kullanan bir göz, heyecanlı bir kişilik ve sanatçı olma yolunda yürüyen biri.

 

Çocukluktan başlayan sahne serüveniniz opera ve müzikal eğitimine evrildi ancak, yarıda bırakıp Londra’da fotoğraf okumayı seçtiniz ve tanınmış, başarılı bir fotoğrafçı oldunuz. Fotoğraf kariyeri devam ederken, klipler çektiniz, hatta kendi isminizle bir televizyon programı da yaptınız. Şimdi eş zamanlı olarak fotoğrafın sanat tarafında da aktif olarak yer alıyorsunuz. Bu süreci anlatır mısınız, nasıl devam ediyor?

Annem oyuncu olduğu için, beş yaşımdayken Gülriz Sururi-Engin Cezzar Tiyatrosunda çocuk oyuncu olarak yer aldım. Sonrasında sevgili Engin Cezzar ile, Halit Çapın’nın kızını canlandırdığım bir dizi çektik, peşi sıra reklamlar geldi ve bir dönem çocuk yıldızdım. Tüm genç kızlığım Mimar Sinan Devlet Konservatuvarının opera şan bölümüne hazırlanmakla geçti ve müzikal bölümünü kazandım fakat okulda anladım ki ben sahne önünde olabilecek, oyunculuk, sahne sanatçılığı yapabilecek bir kişiliğe sahip değilim ve medya okumak istedim. İngiltere’de üniversite öncesi hazırlık yılında olan derslerde, fotoğrafla ve karanlık odayla tanışınca hayatımın başrolü fotoğraf oldu. Fotoğrafçı olup, klip çeken ya da farklı sanat dallarına ilgi duyan tek kişi ben değilim. Zaten çektiğim klipler de, yaptığım televizyon programı da, moda fotoğrafçılığı ve moda ile iç içe olan alanlardı. Benim için asıl heyecan verici olan, son dört yıldır kameramı insan dışında başka güzelliklere çevirip, kendimi, gözümü, içimdeki farklı bir Lara’yı ve daha önce bilmediğim farklı teknikleri kullanarak dünyaya bakıyor olmak. İnsanın hayatındaki yolculuğunda kendini başka biçimlerde ifade edebiliyor olması bir gelişmişlik. Hele ki yönünü sanata adamışsa kişi, sonuna kadar gitmeli diye düşünüyorum.

 

Fotoğrafını çektiğiniz bir insanın size “Beni olduğumdan daha güzel göstermişsin,” demesi mi, yoksa bir koleksiyonerin doğa işinizin karşısında uzun süre sessiz kalması mı sizi daha çok mutlu eder?

Burada aslında konu birilerinin sizin işinizi beğenmesinden çok, yolun içindeki yolculuk süreci, üretim süreci, bu yolculuğun neye hizmet ettiği. Moda, çocukluğumdan beri çok ilgi duyup sevdiğim bir alan ve hayata çok estetik bir pencereden bakıyorum. İnsanları, elimdeki imkânlarla, olabilecekleri en güzel şekilde göstermeyi seviyorum ancak kapitalist düzenin modaya olan dayatması artık o kadar sert bir boyuta geldi ki, üretim sürecinde yani bir işi çekerken, fotoğrafın hikâye anlatması tamamen yok oldu, modellerin yerini oyuncular aldı, sistem değişti. Dolayısı ile fotoğrafçının, styling ile saç ve makyaj ekibinin özgürlük alanı tamamen bitti; çektiğimiz fotoğraflar neredeyse sadece ürün satmaya hizmet eder hâle geldi. Sanat alanında da durum her geçen gün buna evriliyor; artık eserler daha dekoratif kaygılarla ve satış endişesiyle üretiliyor olsa da derdinizi anlatmak için alan açmak hâlâ mümkün. Sorunuzun cevabına gelirsek, beğeniler görecelidir. Ben birini dönüştürdüğüm hâli çok beğenirim, o beğenmez; ben bir eseri üretirken ona yüz gün bakmışımdır, fotoğrafını çekmeden önce koleksiyoner duvar rengini düşünebilir. Önemli olan sizin sanatçı, fotoğrafçı, yönetmen, yazar olarak nereye varmak istediğiniz ve kendinizle ilgili sınavınız bence.

 

21. Contemporary Istanbul’da yer aldınız. Fuar sizin için nasıldı? Katıldığınız eserlerin yaratım sürecini anlatır mısınız?

Contemporary Istanbul’a 2022 yılından beri sanatçısı olduğum galeri, Vision Art Platform ile katılıyorum ve yurt dışında da fuarlara katılıyoruz. Ticari kaygıları çok büyük fuarların, çünkü gerçekten galerilerin üzerinde ciddi mali yükümlülükler var. Bu durum hâliyle sanatçıları da stresli yapıyor. Bu yıl CI’da yedi yüz otuzun üzerinde sanatçı vardı. Bunların iki yüz tanesi merhum olmuş olsa, beş yüz sanatçının içinden sıyrılmaya çalıştığınız beş gününüz var. Burada hem görünür olmak hem satmak hem de gönlünüzden geçen işleri üretip, izleyiciye göstermek istiyorsunuz; zor bir denklem fakat bir o kadar da heyecan verici.

 

Bu yıl CI’a ilk defa, çok kontrast renklerde olan beş işimle katıldım. Genelde işlerim siyah beyazdır. 2027’nin kasım ayında gerçekleşecek kişisel sergimin teması “Dört Mevsim”; burada sergileyeceğim “İlkbahar” serime ithafen ürettiğim “Bahar Dalları” ve “Sakuralar”ın üzerine uyguladığım pembe varaklı beş işimle katıldım. Tüm yaz bu işlerin üretimi ile geçti. Fuarda tanıştığımız bir küratör bu işleri iki hafta sonra “Sofya Art Fair”de yer alan “My Flowers” sergisinde sergiledi. Sanırım güzel bir süreç oldu diyebiliriz.

 

2023 yılındaki Contemporary Istanbul’da canlı kaktüs yaprakları ile oluşturduğunuz bir işiniz vardı. Bunun sürecini paylaşır mısınız? Gelecek yıllarda bunun gibi işler üretmeyi planlıyor musunuz?

Pandemi döneminde, şans eseri Bodrum’daki evimizde mahsur kaldık ve daha önce senede en fazla bir hafta geldiğim evimde on ay yaşama fırsatım oldu. Bahçemdeki ağaçları, çiçeklerimi tanımadığımı fark ettim; bir bahçem varmış, onu fark ettim! Öncesinde de, hayranlık duyduğum “opuntia ficus-indica”yı (halk diliyle “kaynana dili”, Bodrum’da çok yaygındır) bahçeme dikmiştim bu dönemde. Bu kaktüsle olan bağım, onun inanılmaz savaşçı olması, kendisi, türleri, meyvesi… beni kendisi ile obsesif bir hâle getirdi. Yapılaşmanın inanılmaz bir hızla devam ettiği Bodrum’da opuntianın olduğu büyük tarlalar da, mandalina bahçeleri gibi tarumar olacak diye ödüm kopuyordu; hâlâ da öyle. İnsanların her gün önlerinden geçtikleri ama çoğunun dönüp bakmadığı bu muhteşem savaşçı bitkiye dikkat çekmek istedim. Uzun bir süreç oldu; deneme yanılma yöntemleri ile topladığım opuntia yapraklarını önce epoksileyip sonra üzerlerini altın varak kaplayarak, önceden fotoğrafladığım kaktüs tarlasının içine yerleştirdim. Fotoğraflar, iki pleksinin farklı yüzlerine basıldı; yapraklar ortada yer aldı ve ortaya üç boyutlu bir iş çıktı. Fuarda, birisi çok yaşlı, neredeyse fosilleşmiş; diğeri de içi acayip sulu ve dolu dolu canlı, farklı opuntia ficus yapraklarını da pleksi kutularda sergiledik. Fuar esnasında, yoğun nemden, bebek veren yaprak bile oldu. İlerleyen süreçlerde de benzer işler olabilir mi? Tutkumun beni nereye götüreceğine bağlı.

Yazar Hakkında /

2003 yılından bu yana, hedef kitlesi AB ve A+ olarak belirlenmiş bir çok baskı, web, pr, organizasyon işinde başarılı projelere imza atmış olan MAG hayatın her alanında en iyi olmayı hedefleyen, sosyo-ekonomik seviyesi yüksek, özel zevkleri olan ve hobileriyle yaşamını renklendiren, sosyal sorumluluklarının bilincinde olan, belirli kesimden kabul ettiği müşterilerine yıllardır sağlamış olduğu yüksek başarı grafiği ile doğru planlanmış bir büyüme ile sektöründeki hayatına devam etmektedir.

Yorum Bırakın

Bu site istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanır. Yorum verilerinizin nasıl işlendiğini öğrenin.