Hollywood’un En Sıra Dışı Karakteri: James Goldstein
Rihanna’nın doğum gününü kutladığı, Leonardo DiCaprio’dan Jack Nicholson’a kadar tüm Hollywood yıldızlarının davetlere katıldığı o ev… James Goldstein’in anlattığına göre, bir davet sırasında trafik öylesine sıkışmış ki Jack Nicholson arabasından inip trafiği yönetmeye başlamış.
Goldstein’la röportajımız için o evde, yani dünyaca ünlü Sheats–Goldstein Rezidansı’nda buluştuk. Ev, Amerikan mimarisinin önemli isimlerinden John Lautner’ın imzasını taşıyor. Betonun, camın ve doğanın iç içe geçtiği modernist başyapıt; Helmut Newton, Herb Ritts, Mario Testino ve Ellen von Unwerth gibi fotoğrafçıların moda çekimleri, klipler ve filmleri; Coen Kardeşler’in 1998 yapımı kült filmi “The Big Lebowski”ye de ev sahipliği yaptı.
Her yıl düzinelerce defileye katılan Goldstein’ın deri ağırlıklı stilinde Jean Paul Gaultier, Roberto Cavalli, John Galliano ve Balmain imzaları öne çıkıyor. Saint Laurent döneminde Hedi Slimane’ye ilham verdiği Goldstein’ın yüzü, bir dönem Paris’in efsanevi konsept mağazası Colette’te satılan tişörtlerin üzerinde bile yer almış.
Onu basketbol dünyasında tanımayan neredeyse yok.
Goldstein; Sheats–Goldstein Rezidansı’nı, çevresindeki araziyi, sanat eserlerini, moda koleksiyonunu ve 1961 model Rolls-Royce’unu Los Angeles County Museum of Art’a, yani LACMA’ya bıraktığını açıkladı. Üzerinde yıllardır çalıştığı bu dünya, gelecek kuşaklarla da buluşacak.
James Goldstein’la, basketbolu, modayı, mimariyi ve kendi zevklerinin peşinden giderek kurduğu hayatı konuştuk.
Sizi varlıklı, stil sahibi bir NBA tutkunu olarak tanıyoruz. Peki, siz kendinizi nasıl anlatırsınız?
Basketbola, modaya ve mimariye tutkuyla bağlı bir insan.
Moda, mimari ve basketbol… Bu üç tutku sizin için neden bu kadar önemliler?
Aralarında çok doğrudan bir bağlantı yok ama bazı ortak noktalar var. Örneğin; basketbolun modayla ilişkisi var. Basketbolcular artık modaya çok daha fazla önem veriyorlar ve milyonlarca insana stil konusunda örnek oluyorlar. Üstelik basketbolcuların tarzı yalnızca giydikleri kıyafetlerde değil, oyunu oynayış biçimlerinde de kendini gösteriyor. Nasıl podyumdaki modellerin kendilerine özgü bir tarzı varsa, basketbolcuların da sahada bir tarzı var. Bir oyuncuyu tanımak için forma numarasına bakmam gerekmiyor. Şut atışından, pas verişinden ya da sahada hareket edişinden kim olduğunu anlayabiliyorum. Yüzünü görmeme bile gerek yok.
Mimarlık diğer ikisiyle o kadar yakından bağlantılı değil ama onun da kendine özgü bir üslubu var. Mimarlığı iyi bilen biri, bir binaya baktığında onu kimin tasarladığını anlayabilir.
Basketbol size duygusal olarak ne katıyor?
Altı yaşında basketbol oynamaya başladım. O zamandan beri bu oyunu izlemeyi hep çok sevmişimdir. Oyuncuların olağanüstü bir hareket yapması beni müthiş heyecanlandırıyor. Rekabet o kadar yoğun ki kendimi tamamen oyuna kaptırıyorum.
Tek bir takımdan çok, ligin tamamını takip ettiğinizi söylüyorsunuz. Bugünkü NBA’i otuz yıl öncesiyle karşılaştırdığınızda sizce neler değişti?
Basketbolsever olduğunu söyleyen pek çok kişi sürekli geçmişe, “eski güzel günlere” dönüp bakıyor. Bana göre oyun şu anda zirvesinde.
Basketbol bugün her zamankinden daha iyi. Daha fazla süperstar sahada. Bugün basketbolu her zamankinden daha büyük bir heyecanla takip ediyor, kendimi bu oyunun daha fazla içinde hissediyorum.
Türkiye’nin gururu Alperen Şengün hakkında ne düşünüyorsunuz? Hem oyununu hem de giyim tarzını nasıl buluyorsunuz?
Çok iyi biri. İlk tanıştığımızda bana karşı son derece nazikti. Bu yüzden daha ilk andan itibaren kendisine ısındım. Onu yalnızca sahada gördüğüm için saha dışındaki giyim tarzı hakkında yorum yapamam. Maç öncesinde ya da sonrasında bir araya gelmedik. Ama hem bir oyuncu hem de bir arkadaş olarak kendisini çok takdir ediyorum.
Kobe Bryant’tan söz edelim. Onu izlediğiniz günlerden aklınızda en çok ne kaldı?
Sahada acımasız bir rakipti. Müthiş bir kazanma hırsı vardı. Son dakikasına kadar başa baş giden maçlarda baskı altında olmayı severdi. Maçı kazandıracak son şutu atma fırsatını isterdi. Çoğu oyuncunun kaçınacağı anları Kobe özellikle isterdi. Maçın kaderini belirleyecek topun kendi elinde olmasını isterdi. İnanılmaz bir yetenek ve sporcuydu.
Basketbol Şöhretler Müzesinde adınızı taşıyan bir “Süper Taraftar Galerisi” var. Sizce birini “süper taraftar” yapan nedir?
Başta da söylediğiniz gibi, ben bütün takımları takip ediyorum. Beni farklı kılan da bu. Çoğu taraftar bir ya da iki takımı destekler. Bazıları bu bağlılıklarıyla tanınır. Spike Lee bunun iyi bir örneği. Her zaman tuttuğu takımın formasını ve şapkasını giyer. Bununla da ün kazandı. Bazı taraftarlar yaşadıkları şehrin takımına bağlılıklarıyla tanınır. Ben ise bütün ligi takip ediyorum. Diğer taraftarlar maçlara kendi takımlarını desteklemek için giderler. Benim maça gitme nedenim bir takıma tezahürat yapmak değil, iyi basketbol izlemek.
Basketboldan sonra diğer tutkunuz moda. Sizi en iyi anlayan tasarımcı kimdi?
Ne yazık ki şu anda favorim diyebileceğim bir tasarımcı yok. Tasarımcılarla aramda kişisel bir dostluk da var. Uzun yıllar Balmain’in Christophe Decarnin tasarımlarını kullandım. Onun bir dâhi olduğunu düşünüyordum. Ayrılmasına çok üzülmüştüm. Fikirleri hayata geçirildiğinde ortaya çok pahalı parçalar çıkıyordu. Şirket de bunların satılamayacak kadar pahalı olacağını düşünüyordu. Bu moda evlerinin bakış açısı zaten benim için hep bir sorun oldu. Benim istediğim kadar özgün ve sıra dışı kıyafet üretmiyorlar. Sonunda satın almak istediğim kıyafetleri bulamaz hâle geldim. Artık bütün kıyafetlerim bana özel olarak dikiliyor. Kumaşların ve kesimlerin seçilmesinde ben de söz sahibi oluyorum.
Babanızın bir giyim mağazası vardı, değil mi? Onun tarzı nasıldı? Giyim zevkinizde size ondan geçen bir şey var mı?
Onun tarzı benimkinden çok farklıydı. Giyim konusunda çok muhafazakârdı. Bense kendi istediğim gibi giyinmek, onun tam tersi bir tarza sahip olmak istiyordum.
Biraz da mimariden söz edelim. Bu ev gerçek bir başyapıt. Buraya ilk adım attığınızda, potansiyelini görmenizi sağlayan neydi?
Aradığım evin burası olduğunu anlamam yalnızca on saniye sürdü. Frank Lloyd Wright’ın büyük bir hayranıydım ve mimarisini yakından inceliyordum. Bu evi tasarlayan John Lautner da onun öğrencisiydi. Evin mimarisi, şehir manzarasıyla birleşince karar vermek çok kolay oldu.
Ev henüz bütün potansiyeline ulaşmamıştı. Ama onu kusursuz hâle getirmek için ne kadar çok iş yapılması gerektiğini ilk bakışta anlamamıştım. Beğendiğim özelliklerinden öylesine etkilenmiştim ki üzerinde çalışılması gereken ayrıntıları fark etmemiştim. Oysa bunların sayısı hiç de az değildi.
Lautner’la tasarım konusunda hiç fikir ayrılığı yaşadınız mı? “Bunu böyle değil, şöyle istiyorum” dediğiniz oldu mu?
John Lautner’la ilişkimizi özel kılan şuydu: Ona mimar olarak büyük hayranlık duyuyordum. Aynı zamanda zevklerimiz ve hayata bakışımız da örtüşüyordu. Aynı frekanstaydık. Bu yüzden hiçbir konuda fikir ayrılığı yaşamadık. Hatta kararları benim istediğimden bile daha fazla bana bırakırdı. Önce önerilerimi dinler, aklımdakileri anlatmamı isterdi. Sonra benim verdiğim bir fikirden yola çıkarak dört beş farklı eskiz hazırlardı. Bana çeşitli seçenekler sunardı, son kararı da bana bırakırdı.
Bu evi yenilemek uzun yıllar sürmüş olmalı. “Tamam John, işimiz bitti. Ev artık son hâlini aldı.” dediğiniz an ne zamandı?
O an hiç gelmedi. John’un vefatından sonra da çalışmayı bırakmadım. Hâlâ her gün bu evde başka neler yapabileceğimi düşünüyorum.
Bu ev dünyaca ünlü fotoğrafçıların çekimlerine, büyük partilere ve filmlere ev sahipliği yaptı. Başkalarının evinizi keşfetmesini görmek size ne hissettiriyor?
Buraya gelen insanlara evi gezdirmekten çok keyif alıyorum. İlginç olan, bazı insanların buraya modern mimariye karşı belli bir önyargıyla gelmesi. Ama evi gördüklerinde bakış açıları değişiyor. Onlar için ufuk açıcı bir deneyim oluyor.
Bu eve yakışmayacağını düşündüğünüz için bir çekimi ya da etkinliği geri çevirdiğiniz oldu mu?
Evet, oldu. Şu anda aklıma belirli bir örnek gelmiyor; ama çekim için buraya gelip her şeyi değiştirmeye başlamaları beni çok rahatsız ediyor. Sanki bir şeyleri değiştirmezlerse işlerini yapmamış olacaklarını düşünüyorlar. Bu gerçekten canımı sıkıyor. Çünkü yaptıkları değişiklikler evi çok daha kötü gösteriyor.
Her zaman çok iyi görünüyorsunuz. Bunun sırrı ne?
Aslında pek bir sırrım yok. Sağlıklı beslenmeye odaklanan biri değilim. Yediklerimden keyif almak istiyorum. Sağlıklı olsun ya da olmasın, lezzetliyse yemek isterim.
Gerçekten mi? Ben sizi çok sağlıklı beslenen biri sanıyordum!
İtiraf etmeliyim ki tatlıları çok seviyorum. Sık sık kurabiye, dondurma gibi şeyler yiyorum. Ama her gün tartılıyorum ve kendime bir kilo hedefi belirliyorum. Hedefimin biraz üzerine çıktığımı görürsem, tatlıyı azaltıyorum. Egzersiz yapmaya da çalışıyorum. Evde yürüyüş yapıyorum. Tenis oynuyorum. Benim rutinim bu. Bir şeyi sırf sağlıklı olduğu için yemiyorum; zevk almak için yiyorum.
Mülkünüzü LACMA’ya bağışlamayı taahhüt ettiniz. Buraya gelecek ziyaretçilerin, bu evde yaşamış kişi hakkında ne bilmesini istersiniz?
Ziyaretçilerin benim hakkımda ne düşüneceklerinden çok, burada iyi mimariyi tanımalarını önemsiyorum. Mimarlıkla ilgili gelecek planları ne olursa olsun, bu evi görmenin onlara ilham vermesini isterim. Umarım burada yaşadıkları deneyim, gelecekte daha nitelikli mimari eserlerin ortaya çıkmasına katkı sağlar.
FOTOĞRAF: ALMİRA SERA YORULMAZ