Frieze Londra 2026: Favorilerimden Bir Seçki
Londra en sevdiğim şehirlerden biri, ekim ayı ise Londra’yı ziyaret etmek için en sevdiğim zaman. Her yıl Frieze haftasıyla birlikte şehir, sanat dünyasının en hareketli merkezlerinden birine dönüşüyor.
Regent’s Park’ta düzenlenen Frieze London, dünyanın dört bir yanından çağdaş sanat galerilerini bir araya getirirken Frieze Masters, antik dönemden Eski Ustalara ve yirminci yüzyıl sanatına uzanan geniş bir seçki sunuyor. İtiraf etmeliyim ki Frieze Masters’ı bazen daha çok seviyorum, çünkü burada müzelerde görmeye alışık olduğumuz kalitede, sanat tarihinin farklı dönemlerinden eserlerle karşılaşmak mümkün.
Fuarların dışında da Londra’da oldukça yoğun bir sergi, müzayede ön gösterimi ve galeri açılışı programı oluyor. Örneğin; Christie’s’i ziyaret ettiğimde Wassily Kandinsky’nin Rus halk masallarından esinlenerek yaptığı “Das bunte Leben” (Renkli Hayat, 1907) adlı tablosunu gördüm. Sanatçının kariyerinin erken dönemine ait bu figüratif eserdeki güçlü renk kullanımı, ilerleyen yıllarda geliştireceği soyut resim anlayışının ilk işaretlerini taşıyordu. Tablonun geçmişi de oldukça ilginçti. 2023 yılında eski sahiplerinin mirasçılarına iade edilen eser, 14 Ekim’de Christie’s Londra müzayedesinde 31,56 milyon sterline satılmış.
Londra’da aynı döneme denk gelen bu kadar çok etkinlik varken gördüğüm her şeyi tek bir yazıya sığdırmam mümkün değil. Bu nedenle Frieze London ve Frieze Masters’ta en sevdiğim eserlerden ve galeri sunumlarından küçük bir seçki hazırladım.
Frieze London’da Olney Gleason galerisinin sunduğu Japon sanatçı Susumu Kamijo’nun “Dragonflies in the Autumn Light” (2026) adlı eserini çok beğendim. Kamijo’nun resimleri, figüratif anlatımla soyutlama arasında kendine özgü bir yerde duruyor. Japon kaligrafisi ve ukiyo-e baskılarından etkilenen sanatçının görsel dili, Mark Rothko ve Milton Avery gibi modern ressamları da hatırlatıyor. Genellikle doğadan seçtiği konuları canlı renklerle resmeden Kamijo’nun ilk bakışta oyuncu ve neşeli görünen eserlerinde resim sanatına hâkimiyeti belli oluyordu.
Galeria Francisco Fino’da ise Portekizli sanatçı Helena Almeida’nın “Pintura Habitada” (1975) adlı eseriyle karşılaştım. Resim eğitimi almış olan Almeida, 1960’ların sonlarında fotoğrafla çalışmaya başlamış ve kendi bedenini kullanarak hareketlerinin fotoğraflarını çekmiş. Ardından bu görüntülere boya ile müdahale ederek fotoğraf ve resmi bir arada kullanmaya başlamış. “Pintura Habitada”da siyah-beyaz bir fotoğrafın üzerine doğrudan mavi akrilik boya uygulayarak fotoğraf ve resmi bir araya getirmiş.
Frieze London’daki en büyük sürprizim ise Frith Street Gallery’nin Juan Uslé’ye ayırdığı “Entre Pasos – Between Steps” başlıklı sunum oldu. Fotoğraf genellikle en çok ilgi duyduğum sanat dallarından biri olmamasına rağmen fuardaki favori standım burasıydı. Londra, New York ve İspanya’nın Saro kasabasında çekilmiş iki yüz on fotoğraf ile on iki resmin bir araya getirildiği yerleştirmede, şehir manzaralarından gündelik hayatın en küçük ve sıradan ayrıntılarına uzanan görüntüler vardı. Konuları birbirinden son derece farklı olan bu fotoğraflar, renkleri ve dokuları sayesinde, uyandırdıkları hislerle birlikte şaşırtıcı derecede uyumlu bir bütün oluşturuyordu. Bu yerleştirmeyi saatlerce inceleyebilirdim.
Frieze Masters her zaman Londra ziyaretlerimin en sevdiğim bölümlerinden biri oldu. Bu yıl Larkin Erdmann galerisinin sunduğu Alexander Calder’in “Three White Dots on Skinny Platform” (1964) adlı heykelini görmekten büyük keyif aldım. Yalnızca 16,5 santimetre yüksekliğindeki bu küçük heykel son derece hoştu. Calder, 1930’ların başında geliştirmeye başladığı hareketli heykelleriyle modern heykel sanatına yeni bir yaklaşım kazandırmış. 1964 yılına gelindiğinde kamusal alanlar için anıtsal ölçekte heykeller de üretiyormuş; ancak kariyeri boyunca küçük ölçekli eserler yapmaya devam etmiş. “Three White Dots on Skinny Platform”, sanatçının farklı boyutlarda sürdürdüğü heykel anlayışının zarif bir örneğiydi.
Offer Waterman galerisinde gördüğüm bir diğer eser ise İngiliz ressam Peter Lanyon’un “Earth” (1946–47) adlı tablosuydu. Ahşap levha üzerine yağlıboya ile yapılmış bu eser, Lanyon’un Cornwall manzaralarını kendine özgü bir soyut resim diliyle yorumlamaya başladığı önemli bir döneme ait. St Ives sanat çevresinin önde gelen isimlerinden olan Lanyon, manzarayı resmederken bir yerde bulunmanın fiziksel deneyiminden yola çıkmış. Doğayı yalnızca gözle görülen biçimiyle ele almak yerine, o mekânda hissedilenleri de resme aktarmayı amaçlamış. “Earth”, sanatçının ilerleyen yıllarda geliştireceği bu yaklaşımın erken örneklerinden biriydi.
Bunlar Frieze haftasında beğendiğim eserlerden yalnızca birkaçıydı. Aslında birkaç sayfa daha doldurabilirdim. Fuarların yanı sıra müzayede evlerinin ön gösterimlerinde karşılaştığım olağanüstü eserler ve Londra’nın dört bir yanındaki galerilerde açılan sergiler düşünüldüğünde, ekim ayı sanat için şehri ziyaret etmenin en güzel zamanlarından biri. Mayıs ayı da müzayedeleri ve sergi programıyla en az ekim kadar hareketli geçiyor. Londra’ya sanat odaklı bir seyahat planlayanlara bu iki ayı özellikle tavsiye ederim.
***
Frieze London 2026: A Few of My Favourites
London has always been one of my favorite cities, and October is my favorite time to visit. Each year, Frieze week transforms the city into one of the most exciting destinations for anyone interested in art. At Regent’s Park, Frieze London brings together contemporary galleries from around the world, while Frieze Masters spans thousands of years of art history, from antiquities and Old Masters to twentieth-century art. I must admit that I sometimes prefer Masters, where you can encounter museum-quality works spanning centuries of art history.
Beyond the fairs, London offers an equally ambitious program of exhibitions, auction previews and gallery openings. During my visit to Christie’s, for example, I encountered Wassily Kandinsky’s Das bunte Leben (The Colorful Life, 1907), a vibrant figurative painting inspired by Russian folk tales. Painted during a formative period in his career, its expressive use of color offers an early glimpse of the developments that would eventually lead him toward abstraction. The painting also has an extraordinary history: restituted to the heirs of its former owners in 2023, it sold at Christie’s London on October 14 for £31.56 million.
With so much happening across London, it would be impossible to fit everything I saw into a single article. Instead, I wanted to share a small selection of the works and gallery presentations from Frieze London and Frieze Masters that stayed with me.
At Frieze London, I was drawn to Dragonflies in the Autumn Light (2026) by Japanese artist Susumu Kamijo, presented by Olney Gleason. Kamijo’s paintings occupy a fascinating space between representation and abstraction, with a visual language influenced by Japanese calligraphy and ukiyo-e prints. His subjects, often drawn from the natural world, emerge through expressive fields of color that recall the work of modern painters such as Mark Rothko and Milton Avery. I was drawn to the way his seemingly whimsical imagery carries such a sophisticated understanding of painting.
At Galeria Francisco Fino, I came across Helena Almeida’s Pintura Habitada (1975). Although trained as a painter, Almeida began experimenting with photography in the late 1960s, often photographing herself performing gestures that she would later alter with paint. Photography became an integral part of her artistic practice, with the images themselves serving as finished works. In Pintura Habitada, she adds blue acrylic paint to a black-and-white photograph, bringing the two mediums together in a deceptively simple way.
Perhaps my greatest surprise at Frieze London was Frith Street Gallery’s solo presentation of Juan Uslé, Entre Pasos – Between Steps. Photography has never been the medium I gravitate toward most, yet this was my favorite booth of the fair. The installation brought together 210 photographs and 12 paintings, with photographs taken in London, New York and Saro, Spain. The images ranged from urban scenes to the tiny mundane details of everyday life. Despite the enormous variety of subjects, they worked beautifully together through their colors, textures and the feelings they evoked. I could have spent hours looking at the installation.
Frieze Masters has always been a highlight of my visits, and this year I was delighted to encounter Alexander Calder’s Three White Dots on Skinny Platform (1964), presented by Larkin Erdmann. Measuring just 16.5 cm in height, the sculpture was delightfully tiny. Calder began developing his mobiles and stabiles in the early 1930s, fundamentally changing the possibilities of sculpture through his experiments with movement. By 1964, he was also working on monumental sculptures for public spaces, although he continued making smaller works throughout his career. Three White Dots on Skinny Platform is a lovely example of how his sculptural language translated across such different scales.
I also came across Earth (1946–47) by British painter Peter Lanyon, presented by Offer Waterman. Painted in oil on board, the work dates from an important period in Lanyon’s exploration of abstraction, when he was developing his own approach to representing the Cornish landscape. A leading figure of the St Ives school, Lanyon approached landscape through his physical experience of a place, seeking to capture sensations that could never be conveyed through a conventional view. Earth offers an early glimpse into the artistic ideas that would come to define his career.
These are only a handful of my favorites from Frieze week, and I could easily have filled several more pages. Between the fairs, the exceptional works on view at auction house previews and the exhibitions opening across London’s galleries, October is one of the best times of year to visit the city for art. May, with its equally impressive calendar of auctions and exhibitions, is another. If you’re planning a trip to London around art, I would make a strong case for either month.