Jak Cem Avnayim – Hainler, Masumlar ve Gerçekler
“The Traitors” masasında sergilediği stratejik zekâsıyla dikkatleri üzerine çeken Jak Cem Avnayim, oyunculuğu bir “merak etme sanatı” olarak tanımlıyor. Şimdilerde “The Magician and The Gambler” oyunuyla sahnede illüzyon ve hikâye anlatıcılığını buluşturan başarılı oyuncu; psikolojik savaşlardan kariyerinin dönüm noktalarına uzanan yolculuğunu MAG Okurları için anlatıyor.
Dünyada fenomen olan bir formatın Türkiye kadrosunda yer aldınız. Bir oyuncu olarak “The Traitors” masasına oturmak bir avantaj mı, yoksa dezavantaj mıydı?
Bir oyun oynanıyorsa, “oyuncu” olarak masaya oturmak başlı başına bir avantaj. Oyunculuğun en zor tarafı gerçekten şaşırabilmek ve merak edebilmektir, çünkü insan bildiğini bilmiyormuş gibi yapamaz. O yüzden oyuna merakla bakabilmek zorlaşır. Ben o merakı koruyabildiğim için, hainleri fark etmek benim için çok da zor olmadı.
“Hainler” ve “masumlar” arasındaki o psikolojik savaşta sizi en çok zorlayan ne oldu? Kendi karakterinizden ödün vermeniz gereken anlar yaşadınız mı?
Ben oyunu ciddi oynarım. Zaten kendi kulübümün adı da “Ciddi Oyun Kulübü”. Bu yüzden en baştan, karakterimden ödün vermeden oynamaya karar verdim. Masumların rasyonel bilginin peşinden gideceğini düşündüm; ama bir noktadan sonra kişisel egolar devreye girdi ve oyunun kendisi geri planda kaldı. Beni en çok zorlayan şey buydu.
Masum olmak mı daha zor, yoksa profesyonel bir hain gibi strateji kurmak mı?
Masumlar sayıca fazla, ama hainler daha güçlü, çünkü ellerinde bilgi var. Aslında bu, dünyanın da özeti gibi… İki rolün dinamiği tamamen farklı. Yirmi yıldır farklı oyunlarda ikisini de oynadım; ama benim için en keyifli olan, masum tarafta olup hainleri bulmaya çalışmak.
İllüzyonist Batuhan Yılmaz ile birlikte, oldukça özgün bir projeyle sahnedesiniz. “The Magician and The Gambler”ı hiç izlemeyenler için anlatır mısınız?
Aslında bir hikâye anlatan illüzyon gösterisi. Uzun zamandır görüşmeyen iki kardeş —biri sihirbaz, diğeri kumarbaz— babalarının ölümüyle yeniden bir araya gelmek zorunda kalıyor. Babaları, usta bir sihirbaz olarak onlara bir sandık bırakıyor. Sandığın içindeki oyunlar, sadece birer numara değil, aynı zamanda geçmişleriyle yüzleşmelerini sağlayan bir yolculuk.
Oyunda seyirci sadece izleyici değil, adeta üçüncü bir karakter gibi hikâyenin içinde. Bu durum sizi nasıl etkiliyor?
Beni en çok heyecanlandıran şey, sahnede kendimizi garantiye almıyor oluşumuz. Her oyun başladığında, içinde ne olacağını tam olarak bilmediğimiz bir alan açılıyor. Seyirci de bunu hissediyor, çünkü sadece onlar için değil, bizim için de o an ilk kez yaşanıyor. Bence asıl heyecan tam olarak burada başlıyor.
Kırklı yaşların başındaki Cem, yirmili yaşlarındaki Cem’e mesleki olarak neyi asla yapmamasını tavsiye ederdi?
İş gelsin diye beklememesini söylerdim. Hayatımın bir dönemini bekleyerek geçirdim. Sonra kendi işlerimi üretmeye başladım. Bir süre sonra fark ettim ki, aslında hep yapmak istediğim işleri yapar hâle gelmişim.
Bugün bile düşündüğünüzde yüzünüzü gülümseten, “Asla unutmam…” dediğiniz bir set hatıranız var mı? Belki bir çekim kazası ya da kimsenin bilmediği bir şaka…
Oynadığım bir gençlik dizisinde, bir oyuncu arkadaşımla birlikte dizinin bir bölümünü kendimiz yazmaya karar verdik. Oturup sahneleri yazdık, yapımcıya ve senariste gönderdik. Beklediğimizden çok daha fazla beğenildi ve çekilmesine karar verildi. Yazarken karakterlere isim bile vermemiştik; metinde sadece “Adam 1”, “Adam 2” gibi geçiyorlardı. Senaristlerin sonradan detaylandıracağını düşünmüştük. Çekim günü geldiğinde sette kahve sırasında yardımcı oyuncularla tanışıyorduk. İçlerinden birine hangi rolü oynadığını sordum. Bana gayet ciddi bir şekilde “Merhaba, ben Adam 1.” dedi. O an şunu fark ettim: Bir kağıda gelişigüzel yazdığımız bir şey, artık gerçek bir insana dönüşmüştü. Sanırım o yüzden, o anı hayatım boyunca unutmam.