Akışa Biçim Vermek – Defne Kehya
Sanatsal pratiğini insan ve doğa arasındaki ilişki, katman ve kontrol kavramları üzerinden inşa eden Defne Kehya, üretim sürecindeki dönüşümünü MAG Okurları için anlatıyor.
Kendinizden ve sanatsal yolculuğunuzdan kısaca bahseder misiniz?
1995 yılında Karaman’da doğdum. Eğitimimi yabancı diller üzerine sürdürdüm. Her zaman üretmeye, anlatmaya ve derinlikli düşünmeye yakın bir yapım vardı. Üç yıl öncesine kadar sanatla ilgili net bir kariyer hedefim olmasa da bugün geriye dönüp baktığımda, aslında hayatımın her döneminde sanatın var olduğunu ve beni şu an yaptığım şeye hazırladığını fark ediyorum.
Bu süreci, parçaları yavaş yavaş yerine oturan bir yapboz gibi hissediyorum. Zamanla taşlar, olması gereken yere yerleşti ve bu yolculukta kendimi bulduğumu söyleyebilirim. Çocukluğumdan beri tekrar ettiğim bir resim vardı; suyun altında geçen bir sahne… Bir denizkızı ve içinde hazine olan bir sandık. Bugün dönüp baktığımda, o çocuksu hayalin başka bir biçimde gerçeğe dönüştüğünü hissediyorum. Kendimi o denizkızı gibi görüyorum; sandığın içindeki hazine ise yaşama amacımı ve üretme nedenimi bulmamla eşleşiyor.
Kısacası sanatsal yolculuğum, farkında olmadan hayat yolculuğumun çok erken dönemlerinde başlayıp; üç yıl önce ürettiklerimi dünya ile paylaşma kararı almamla görünür bir hâl aldı. Eserlerimin üretim sürecinde kaybolmayı ve yeniden kendimi bulmayı bizzat yaşadım. İzleyicilerin de dokularda kaybolup derinliklerde sakinleşmesini, kendilerini bulmalarını istiyorum.
Üretim pratiğinizi çağdaş sanat bağlamında nasıl konumlandırıyorsunuz? İşleriniz hangi tartışmalarla temas ediyor?
Üretim pratiğimi çağdaş sanat bağlamında, insan ile doğa arasındaki ilişkiyi yeniden düşünmeye açan bir yerde konumlandırıyorum. İşlerim; kontrol ve kontrolsüzlük, gerçeklik ve hayal, geçicilik ve belirsizlik gibi çağdaş dünyanın temel ikilikleriyle temas ediyor. Epoksi reçine gibi yarı kontrol edilebilir bir malzemeyle çalışmak; insanoğlunun güç ve güçsüzlük hâllerini, hâkimiyet ile teslimiyet arasındaki ince dengeyi görünür kılan bir araç hâline geliyor. Günümüzün hız ve tüketim odaklı algısına karşı, izleyiciyi yavaşlamaya, durmaya ve detaylara bakmaya davet eden bir üretim dili benimsiyorum. İşlerim, yalnızca görsel bir etki yaratmaktan çok, izleyiciye nefes alabileceği bir duraklama alanı açmayı amaçlıyor.
Eserlerinizi ortaya çıkarırken daha çok hangi duygular sizi yönlendiriyor? İlham alırken hangi temalar sizi daha çok etkiliyor?
Belki şaşırtıcı olabilir ancak, üretime başlama noktam çoğu zaman kaygı duygusuyla şekilleniyor. Hem üretmemek hem de bembeyaz, boş bir tuval üzerine bir şey inşa etmeye başlamak benim için başlı başına bir kaygı sebebi. Üretim süreci ilerledikçe bu duygu arayışa, büyümeye ve sakinliğe evriliyor. Eser tamamlandığında ise geriye huzur ve tatmin hissi kalıyor. Bu nedenle her iş, benim için inişleri ve çıkışları olan; deneyimsel ve oldukça kişisel bir yolculuk. Denizler ve dalgalar, bu duyguların tamamına çok doğal bir şekilde eşlik ediyor. İlham alırken doğanın ihtişamı ve gücüyle, insanın bu büyük yapı içindeki küçük ama anlamlı varlığı beni çok etkiliyor. İşlerimde belirli bir mesaj vermeyi ya da net bir hikâye anlatmayı hedeflemiyorum. Bunun yerine, izleyiciyle sessiz ama derin bir bağ kurulabilecek bir alan yaratmayı önemsiyorum. Eserle baş başa kalındığında, izleyicinin kendi iç dünyasında durabileceği, düşünebileceği ve hisleriyle temas edebileceği bir boşluk açılmasını amaçlıyorum.
Epoksi reçine gibi dikkat çekici malzemelerle ve çeşitli tekniklerle eserlerinizi üretiyorsunuz. Bu malzemeye yöneliminiz nasıl oldu? Malzemenin akışkanlığı ve kontrol edilemezliği üretim sürecinize nasıl yansıyor?
Epoksi reçineyle çalışmaya başlamadan önce, bu malzemenin ne kadar zor ve öngörülemez olduğuna dair çok şey duymuştum. Belki de hayatımda kontrolü kaybettiğimi hissettiğim bir dönemde, bu zorluğu bilinçli olarak seçtim. Reçine üzerinde bir hâkimiyet kurma arzusu, başlangıçta benim için bir motivasyon ve aynı zamanda bir meydan okumaydı.
Zamanla malzemeyle kurduğum ilişki bir mücadele alanına dönüştü. Deneme, hata ve tekrarlar aracılığıyla reçinenin doğasını tanımayı ve onu yönlendirebileceğim bir teknik dil geliştirmeyi öğrendim. Bugün üretim sürecimde, reçineyi istediğim tarafa yönlendirebilecek bir hâkimiyet alanına sahip olduğumu söyleyebilirim… Bu süreç benim için yalnızca teknik bir kazanım değil, aynı zamanda kişisel bir dönüşüm alanı oldu. Reçineyle kurduğum ilişki; mücadele, sabır ve kararlılık üzerinden şekillenen üretim pratiğimin temelini oluşturuyor.
Yüzey, doku ve katman sizin pratiğinizde ne tür kavramsal anlamlar taşıyor?
Yüzey benim için yalnızca bir zemin değil, bir karşılaşma alanı. Doku, kontrol edemediğim duyguların somut hâli, katmanlar ise zamanın ve deneyimin birikimi. Reçineyle çalışırken her katman bir öncekini hem saklıyor hem de taşıyor. Bu yüzden işlerimde yüzey asla “düz” değildir; iz bırakır, direnç gösterir, bazen de beni zorlar. Aslında katmanlar aracılığıyla hem doğayı hem de insanın iç dünyasını anlatıyorum: Dışarıdan sakin görünen ama içinde hareket, belirsizlik ve derinlik barındıran bir yapı.
Yeni sergileriniz olacak mı? Gelecek planlarınızda neler yer alıyor?
Evet, yeni sergiler için planlarım var. Şu anda üzerinde çalıştığım yeni işler var ve bunları yakın dönemde izleyiciyle buluşturmayı hedefliyorum. Üretim pratiğimde deniz, yüzey ve hareket temaları üzerinden ilerlemeye devam ediyorum. Önümüzdeki süreçte hem fiziksel sergilerle hem de farklı iş birlikleriyle görünürlüğümü artırmak istiyorum. Ayrıca workshop’lar ve üretim sürecini paylaşabildiğim projeler de planlarım arasında yer alıyor.