Malzemenin ve Umudun Hacim Kazandığı Yer – Nilay Özenbay
Malzemenin anlatıdaki dönüştürücü gücünü çocuksu formlar ve anıtsal dokularla buluşturan heykel sanatçısı Nilay Özenbay, üretim sürecinin arkasındaki sanatsal felsefeyi MAG Okurları için aktarıyor.
Heykelle kurduğunuz bağın ilk başladığı anı hatırlıyor musunuz? Sizi diğer sanat disiplinlerinden çok heykele çeken neydi?
Heykelle bağım, malzemeye dokunup ona kendi ellerimle biçim verebildiğimi fark ettiğim anda başladı. Üç boyutlu bir formun etrafında dolaşabilmek, ona farklı açılardan bakmak ve bir düşüncenin gerçekten hacim kazanmasına tanık olmak beni çok etkiledi. Resimde izleyici karşıdan bakar; heykelde ise eserle aynı alanı paylaşırsınız. Sanırım beni heykele en çok çeken şey de bu fiziksel ve gerçek ilişki oldu. Heykel benim için zamanla yalnızca bir sanat disiplini değil, kendimi ifade etmenin en doğal yolu hâline geldi.
İrfan Korkmazlar ve Ziyaeddin Nuriev gibi ustalarla çalışmak sanat anlayışınızı nasıl şekillendirdi?
Sanat eğitimim boyunca farklı dönemlerde çok kıymetli hocalarla çalışma fırsatım oldu. İrfan Korkmazlar ve Ziyaeddin Nuriev ile çalışmak bana malzemeyi tanımayı, sabrı, oranı ve heykelin temel disiplinini öğretti.
Daha sonra Işık Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Heykel Bölümü’nde eğitimimi tamamladım. Orada atölye hocamız Meriç Hızal’ın özellikle form, denge, kütle ve boşluk ilişkisine yaklaşımı benim heykel anlayışımı çok etkiledi. Bir eserin yalnızca güzel görünmesinin değil, her açıdan güçlü bir form oluşturmasının önemini daha iyi kavradım.
Bugün kendi görsel dilimi oluşturmuş olsam da geçmişte çalıştığım bütün bu hocalardan aldığım disiplinin ve form bilgisinin üretimlerimin temelinde hâlâ güçlü bir şekilde var olduğunu düşünüyorum.
New York’ta School of Visual Arts programına katılmıştınız. Peki, Türkiye’de heykeltıraş olmakla New York’ta sanat üretmek arasındaki en büyük fark sizin için neydi?
Kızım New York’ta okurken ben de bir dönem School of Visual Arts’ta atölye çalışmalarına katıldım. Bu dönem benim için bir üretim sürecinden çok, kendimi geliştirmek, farklı yaklaşımları gözlemlemek ve sanat ortamını yakından deneyimlemek açısından önemliydi. New York’ta sanatın çok daha özgür, disiplinler arası ve cesur bir şekilde ele alındığını görmek beni etkiledi. Farklı malzemelere, fikirlere ve ifade biçimlerine açık olmak konusunda bana yeni bir bakış açısı kazandırdı. Türkiye’deki eğitimim ve kültürel birikimim ise işimin duygusal tarafını besledi. Bugün kendi sanat dilimde bu iki deneyimin izlerini taşıdığımı düşünüyorum.
Hangi malzemelerle çalışıyorsunuz? Malzemenin, eserin anlatmak istediği şeyi değiştirdiğine inanıyor musunuz?
Uzun yıllar bronzla çalıştım; daha sonra fiberglass ve farklı yüzeylerle üretmeye başladım. Son dönemde ise özellikle paslanmaz çelik ve corten çelik üzerine yoğunlaşıyorum. Malzemenin eserin karakterini doğrudan değiştirdiğine inanıyorum. Aynı form, renkli bir yüzeyde daha oyuncu ve sıcak görünürken, ayna parlaklığındaki paslanmaz çelikte çok daha güçlü, çağdaş ve anıtsal bir kimliğe bürünebiliyor. Corten ise zamana, doğaya ve yaşanmışlığa dair bambaşka bir duygu taşıyor. Bu nedenle artık malzemeyi yalnızca üretim aracı olarak değil, anlatının bir parçası olarak görüyorum.
Eserlerinizde çocuk figürleri, yuvarlak formlar, kalpler ve canlı renkler oldukça baskın. Bu görsel dil nasıl oluştu?
Bu dil, zaman içinde çok doğal biçimde oluştu. Çocuk figürlerindeki saflık, merak ve hayata doğrudan bakabilme hâli beni hep etkiledi. Yuvarlak formları seviyorum; bana daha sıcak, daha insani ve kucaklayıcı geliyorlar.
Kalpler, yazılar ve renkler ise zaten hayatımın içinde olan duyguların bir uzantısı. İşlerimde bir miktar mizah, oyun ve çocuksu özgürlük olmasını seviyorum ama onları yalnızca sevimli objeler olarak görmüyorum. Benim için hepsinin altında insanın yaşama tutunması, sevmesi, düşmesi ve tekrar ayağa kalkması var.
Peki, Nilay Özenbay’ın sanatında dünyaya söylemek istediği tek bir cümle olsaydı, bu ne olurdu?
“Hayatın bütün sertliğine rağmen sevgiyi, umudu ve yaşama sevincini kaybetme.”