Arbil Tabur
Hikâyenin Sorumluluğunu Taşımak
Dikkat çeken projeleri, güçlü karakter yorumları ve oyunculuğa dair bakışıyla Arbil Tabur; güncel işleri “Mezarlık”tan “Seni Tanıyorum”a uzanan yolculuğunu, karakterlerle kurduğu bağı ve insanı anlama arayışını MAG Okurları için anlatıyor.
Son dönemde Türk dizileri dijital platformlar aracılığıyla global bir dinamik kazanıyor. Geleneksel televizyon yerine ağırlıklı olarak dijital projelerde yer almanızın bir motivasyonu var mı? Dijital işler, oyuncuya ve konuya nasıl bir özgürlük getiriyor sizce?
Sanırım, iki mecra arasındaki ciddi süre farkı, dijitalde işlerin daha özgün ve özgür işlenebilmesine olanak sağlıyor. Öte yandan, aynı anda dünyanın birçok yerinden seyirciyle buluşmak da bir oyuncu için güzel bir duygu. Fakat tercih noktasında direkt bir ayrım yaptığımı söyleyemem. Benim sürecim kendiliğinden böyle gelişti diyebilirim. Benim için belirleyici olan, bir işin hangi mecrada yayımlandığından çok; hikâyenin niteliği, nasıl anlatıldığı, karakterleri ve karakterin dünyasında kendime nasıl bir yol bulabildiğim.
Türk dizi tarihinin, toplumsal bir meseleye parmak basan en cesur işlerinden “Mezarlık” ekibindesiniz. Projenin teması hakkında ne düşünüyorsunuz?
“Mezarlık” kesinlikle çok kıymetli bir iş. Çünkü yalnızca kadına yönelik şiddeti anlatmıyor; suçun beslendiği toplumsal zihniyeti, bunun nasıl bir zeminde büyüdüğünü ve hepimizin insan olarak sorumluluklarını vurguluyor.
Bu nedenle, “Mezarlık” dizisini sadece iyi bir polisiye olarak değil, toplumsal bir vicdan çağrısı olarak görüyorum. Bizi sadece izlemekle yetinmeyip düşünmeye, sorgulamaya ve kendi sorumluluğumuzla yüzleşmeye davet ediyor. Bence “Mezarlık”ın en cesur ve en değerli tarafı da bu.
“Mezarlık” gibi bir işin parçası olmak, toplumsal duyarlılık ve sorumluluk bilinciniz açısından size neler kattı?
“Mezarlık” bana bir oyuncu olarak yalnızca bir karakteri canlandırmanın değil, anlattığımız hikâyenin toplumsal sorumluluğunu da taşımanın ne demek olduğunu bir kez daha gösterdi. O yüzden karakterim Selin’le kurduğum bağ benim için çok özel. Onu anlamaya, yaşadıklarını ve dünyaya bakışını içselleştirmeye çalışırken, doğru zamanda doğru hikâyeyle buluştuğumu her adımda kalpten hissettim.
Ama bu projenin benim için en önemli tarafı, bir hikâyenin insanlara dokunarak bir farkındalığa dönüşebileceği ihtimalinin olması. Eğer bir izleyiciyi düşündürebiliyor, bir kadının, yaşadığı şiddeti görmezden gelmemesini sağlayabiliyor ya da bir insanı kendi davranışlarını sorgulamaya itebiliyorsak, yaptığımız işin çok daha büyük bir anlamı olduğunu düşünüyorum. “Mezarlık” bu anlamda bana, oyunculuğun sadece bir karakteri anlatmak değil, topluma ayna tutmak ve o aynada hepimizi biraz olsun kendimizle yüzleştirmek olduğunu yeniden hatırlattı diyebilirim.
Dizide teknoloji, siber araştırma, dijital veri takibinden sorumlu bir yerdesiniz. Gerçek hayatta da bu alanlara ilginiz var mı?
Aslında pek sayılmaz. Teknolojiyi herkes kadar takip ederim. Sayılarla aram okul dönemlerinde kendiliğinden iyiydi ama özel olarak teknolojiye ya da dijital dünyaya meraklı biri değilim. Bunların hepsi Selin’e hazırlanırken üzerine çalıştığım alanlardı. Öncelikle bu dünyanın diline hâkim olmaya çalıştım; terimleri öğrendim, nasıl düşündüklerini, olaylara nasıl yaklaştıklarını anlamaya çalıştım. Çünkü Selin analitik düşünen, teknik tarafı çok güçlü, zeki ve detaycı bir karakter. Onun zihnine yaklaşabilmek benim için çok önemliydi. Hatta uzun zamandır bilgisayar yerine tablet kullanıyorum. Role hazırlanırken bir klavye edindim ve kontrolü tamamen kazanana kadar pratik yaptım. Küçük gibi görünen ama karakteri inandırıcı kılan her detayı es geçmemeye çalıştım. Benim için hazırlık, karakterin dünyasına gerçekten girmekle başlıyor. Hem psikolojik hem de fiziksel olarak ona yaklaşırken, karakteri mümkün olduğunca içeriden kurmayı önemsiyorum.
Kısa bir süre önce yayımlanan “Seni Tanıyorum” dizisinde de yer aldınız. Senaryoyu ilk okuduğunuzda sizi en çok çarpan ne oldu? Konusu mu, türü mü, karakteriniz mi, verdiği mesaj ya da uyandırdığı gizem mi?
“Seni Tanıyorum”un senaryosunu ilk okuduğumda, beni en çok etkileyen şey karakterler ve psikolojileri oldu. Karakterlerin ne yaptığından ziyade, neden yaptıkları, hangi duygudan hareket ettikleri ve kendi içlerinde ne yaşadıkları ilgimi çekti. Çünkü insanı asıl ilginç kılanın, çoğu zaman seçimlerinin arkasındaki görünmeyen taraf olduğunu düşünüyorum. Hikâyede herkesin dışarıdan gördüğümüzden farklı, kendine sakladığı bir tarafı var. Bu da “insan aslında bir zaaf varlığıdır” fikrini destekliyor. Karakterleri çarpıcı yapan, kusursuz olmamaları; zaaflarının seçimlerine dönüşmesi ve o seçimlerin sonuçlarını yaşamaları… Canlandırdığım Ceren karakteri de bu açıdan beni oldukça heyecanlandırdı. Yakın arkadaşı Funda’nın bir anlamda öykündüğü hayatına dışarıdan bakıyor ama o hayatın içindeki bazı gerçekleri görebiliyor. Ceren’in en sevdiğim taraflarından biri ise kendisini saklamaması. Duygusunu, düşüncesini, zaafını olduğu gibi ortaya koyuyor. Bir anlamda görülmek isteyen bir kadın; sevilmek, seçilmek ve gerçekten fark edilmek istiyor. Ama insanın en çok istediği şey, aynı zamanda onu en kırılgan hâline getirebiliyor. Ceren’i bıraktığım son yer de tam olarak böyle bir yerdi işte…
“Seni Tanıyorum” seyirciye “En yakınlarımızı gerçekten tanır mıyız?” sorusunu soruyor. Projede yer almak, etrafınızdaki dünyaya bakış açınızda bir farkındalık veya dönüşüm yarattı mı?
Aslında bu soru hem insan olarak hem de bir oyuncu olarak uzun zamandır sorguladığım bir konu: İnsan, insanı gerçekten tanıyabilir mi? Birini tanıdığımızı düşünürken aslında onun bize gösterdiği kadarını mı biliriz, yoksa gerçekten kim olduğunu görebilir miyiz? Hatta daha da zor olanı; insanın kendini kandırması bu kadar kolayken kendisini ne kadar tanıyabileceği… Sanırım, insan, insan için her zaman bir sır olarak kalacak.
Bu proje, elbette bu sorularla beraber birçok yeni soru soramama vesile oldu. Karakterlerin iç dünyalarını, zaaflarını ve birbirlerinden sakladıklarını düşündükçe, insanın tek bir yüzü olmadığını hatırlıyorsunuz. Bazen en yakınımızdaki insanın bile kendine sakladığı bir tarafı olabiliyor; hatta insan bilinçli ya da bilinçsiz kendisine karşı bile her zaman dürüst olamayabiliyor. Oyunculuk tarafında ise bu “tanıma” meselesi benim için işin tam merkezinde. Çünkü bir karakteri yaratırken onu anlamak, görünenin arkasına bakmayı gerektiriyor: Ne söylüyor, neyi saklıyor, neden böyle davranıyor, aslında neye ihtiyaç duyuyor? Bazen karakterin kendisinin bile farkında olmadığı bir yere ulaşmaya çalışıyorsunuz. Oyunculuğun beni çeken en güçlü yanlarından biri de bu; insanı anlamaya çalışmak. O yüzden bu projenin içinde olmak, halihazırda düşündüğüm soruların üzerine yeniden çalışmamı sağladı. Hatta bir anlamda, bu senaryonun bana gelmesinin tesadüf olmadığını da düşünd