Gülseren Budayıcıoğlu: “Yazmaktan Vazgeçmeyeceğim”
Kliniğin duvarları arasında yankılanan en mahrem acıları, edebiyatın ve ekranın gücüyle birer toplumsal aynaya dönüştüren Dr. Gülseren Budayıcıoğlu, yazdığı her satırda, senaryosuna dokunduğu her karakterde aslında kişiye en yabancı olanı, yani kişinin kendisini anlatıyor. Dr. Budayıcıoğlu; yazma tutkusunu, narsist bir partnerle yaşamanın görünmez yüklerini ve müjdelemek istediği haberleri MAG Okurlarıyla paylaşıyor.
Kitaplarınız ve dizileri toplumda devasa bir karşılık buldu. İnsanların kendi acılarını ya da başkalarının en mahrem travmalarını okumaya, ekranda izlemeye yönelik bu yoğun ilgisini, hangi temel psikolojik ihtiyaçlarla açıklıyorsunuz? Biz orada kendimizi mi arıyoruz, yoksa bir tür “toplu katarsis” mi yaşıyoruz?
Açık söylemek gerekirse, bu kitapları yazarken toplumdan böyle bir karşılık bulup bulamayacağım konusunda çok endişeliydim. Bir kitapta insan psikolojisinin en derinlerine inmek, bunu yaparken herkesin kolayca anlayacağı bir dil kullanmak, tıbbi terimlerden tamamen kopmak, yazdığın hikâyenin kahramanının tanınmaması için azami dikkati gösterebilmek hiç de kolay değil. Biraz da bu yüzden, tek bir kitap için benim yıllarca uğraşmam gerekiyor… Bütün bu zor süreçlerden sonra kitaplara gösterilen bu ilgi beni gerçekten çok mutlu etti ve yazma motivasyonumu daha çok arttırdı. Şimdi düşünüyorum da, geldiğimiz yerde okurlarımla ben büyük bir aile olduk. Sanki yıllardır birbirimizi tanıyormuşuz gibi yakın hissediyoruz. Bu yakınlık, bana gösterilen bu sevgi bağı hayal bile edilemeyecek kadar güzel.
Bizim insanlarımızı çok yakından tanıdıkça bu kitapları yazmayı kendime görev edinmiştim. Bir yandan da topluma psikiyatri bilimini tanıtmak gibi bir amacım daha vardı. Yazmadan önce ben hepsiyle birer birer empati yaptım, sonra da okurken onlar kitaptaki karakterlerle yaptı bu empatiyi. Sonuç işte bu kadar güzel oldu. İnsanlar önce kitaptaki kahramanı içlerine aldı, sonra da onda kendini buldu. Bütün bunların uzun terapi seanslarından daha etkili olduğunu büyük bir gururla söylemek istiyorum.
Gerçek danışan hikâyelerini ekrana taşırken çok hassas bir dengede yürüyorsunuz. Gerçeğin bittiği ve senaryonun (dramatik kurgunun) başladığı o çizgiyi nasıl çiziyorsunuz? Bu süreçte bilimsel gerçeklik ile seyirci beklentisi çatıştığında hangisini öncelikli tutuyorsunuz?
Kitaplara gösterilen bu yoğun ilgiden sonra, sıra bunları ekrana getirmeye geldi. Aslında ben her bir danışanla yaptığım görüşmelerden sonra, içimden, “Keşke ülkemin bütün insanlarına ulaşabilsem…” diyordum. Kitaplar yoluyla bir kısmına ulaşabildim ama daha büyük kitlelere ulaşabilmenin yolu hemen her evde bulunan televizyonlardan geçiyordu. Özellikle “Kırmızı Oda” adlı dizi ekranlara gelip de kimsenin beklemediği kadar yüksek reytinglere ulaşınca, buna devam etmem gerektiğini anladım.
Bir dizi hazırlanırken öncelikle izleyenlere ne anlatacağımız sorusuna bakıyoruz. Dizi hem izlenebilir olacak, yani insanlar merakla, heyecanla, sıkılmadan onu izleyebilecekler, hem de o dizideki karakterlerden bazıları onlara çok tanıdık gelecek ve onlarla empati yapabilecekler. Yani o karakter neler yaşamış, ne tür acılar çekmiş, neler hissediyor, geçmişte yaşadığı travmalar bugüne nasıl yansıyor, onun kararlarını nasıl etkiliyor… İşte seyircinin en çok buralarda kendini bulmasını, kendine uzaktan bakabilmesini, hayatında bilmeden aldığı yanlış kararları ve bu yanlış kararlar yüzünden hayatının nasıl altüst olduğunu ve son olarak da kendisi için doğrunun ne olduğunu görmesini istiyorum.
Örneğin; “Camdaki Kız” dizisinde Nalan geçmişte yaşadıklarının bedelini nasıl ödedi, nerelerde yanlış yaptı ve bu kararları hangi nedenlerle aldı, seyirciler bunları çok iyi gördü ve anladı.
Bütün bunları her zaman tam da istediğimiz gibi yapamıyoruz. Reyting kaygısı bu tür dizileri olumsuz etkiliyor; yüksek reyting alamazsanız, bazı seyirciler o diziyi çok sevse bile kanal diziyi kaldırıyor. Yani gördüğünüz gibi bunların hepsini bir arada yapabilmek her zaman kolay olmuyor. Bazen dramatik kurgular öne çıkıyor, bazen gerçek hikâyeye daha çok yer verebiliyoruz.
Psikoloji artık mutfaklarımıza, gündelik dilimize kadar girdi; ancak, bu durum beraberinde bir “etiketleme” tehlikesini de getirdi. Artık herkes birbirine çok kolay narsist, toksik ya da travmalı teşhisi koyabiliyor. Bu yüzeysel tanılamaların toplumsal ilişkilere zarar verdiğini düşünüyor musunuz? Sağlıklı bir psikoloji bilinciyle, bu popüler teşhis merakı arasındaki farkı nasıl anlamalıyız?
Psikolojinin gündelik dilimize kadar girmesi bir yanıyla çok güzel, çok olumlu; ancak, herkes birbirine teşhis koymaya da bayılıyor. Bu bana Tıp Fakültesinde okurken Psikiyatri bölümünde staj yaptığımız günleri hatırlatıyor. Psikiyatride bir şeyler öğrenmeye başlar başlamaz hepimiz önce kendimize sonra da diğer arkadaşlarımıza teşhis koymaya başlamıştık. Psikiyatriyi daha iyi anlamaya ve öğrenmeye başlayınca bundan vazgeçtik. Sanırım toplum da böyle yapacak; bir süre sonra işi biraz daha iyi anladıkça bundan vazgeçip daha ciddiye almaya başlayacaklar.
Narsisizm demişken, “Kral Kaybederse”de Handan sürekli fedakârlık yapan, görülmek için çırpınan ve adeta kendinden vazgeçen bir yerdeydi. Handan, aslında kendi içindeki narsistik onaylanma ihtiyacını Kenan üzerinden mi yansıtıyordu?
Genelde narsist erkeklerle birlikte yaşayan kadınlar hiç fark etmeden bu çarkın içinde bulurlar kendilerini. Narsist erkekler ilişkiyi bu düzeye çekme konusunda öyle marifetlidirler ki, kadın bir süre sonra kendini bu rolde buluverir. Yani eşi için hiçbir fedakârlıktan kaçınmayan, bir yandan için için ona kızarken bir yandan her konuda ona itaat eden, ondan küçücük bir iltifat alabilmek için çırpınan biri olurlar. Buna narsist erkek tarafından onaylanma isteği de diyebiliriz, herkesin hayranlık duyduğu bir erkeğin eşi olmaktan duyduğu gurur da…
Şunun da altını çizmek isterim. Narsisizm deyince ne anlıyoruz? Narsisizm aslında bir yanıyla insanları başarıya götürür. Narsistler iç dünyalarında kendileriyle hiç de barışık olmadıkları için hayatları boyunca kendilerine çok yatırım yaparlar. Çok okur, aldıkları eğitimi çok önemser, tek bir üniversiteden mezun olmak onlara yetmez, hatta diploma koleksiyonu yaparlar diyebiliriz. Sadece eğitim konusunda değil, her konuda kendilerine çok özen gösterirler. En iyisini yer, en iyisini giyer, en iyi yerlerde gezer ve kimseleri kolay beğenmezler. Bu yanlarıyla asıl amaçları kendilerini kendilerine beğendirmektir. Dikkatleri her zaman kendi üzerlerindedir. Size kolay sıra gelmez. Sizi kolayca beğenirse, kendilerine ihanet etmiş sayarlar.
Sonuç olarak, narsist kişilik eğer patolojik sınırlara gelmemişse topluma faydalı şeyler üretebilir; iyi lider, iyi komutan, iyi bir bilgin, ünlü bir mucit, ünlü bir müzisyen ya da besteci olabilirler. Ancak, bütün bunlara rağmen yine de narsist birinin eşi olmak her zaman zordur, çünkü hayatı sizinle paylaşmak yerine hep sizde kusur arar.
Sizce bu tür fedakâr ve sessiz karakterler aslında narsistik bir döngünün pasif bir parçası mıdır? Yoksa sadece narsisizmin yükünü taşıyan kurbanlar mıdır?
Bu kadınlara kurban demek daha doğru geliyor bana, çünkü “Ben olsam bunları asla yapmam.” diyenler bile, o erkeğin yanında tam da o role kolayca girebilirler. Yani uzaktan eleştirmek kolay ama işin içine girince hiç de öyle olmuyor. Bu konuda, kurban dediğimiz o kadının ona neler olduğunu anlaması için uzun bir zamana ihtiyacı vardır. Yani durum hiç de dıştan göründüğü kadar basit değildir. Narsist erkeklerden ayrılmak, onları terk etmek zordur, çünkü kadın uzun bir süre o ilişkide ne kadar ezildiğini, hakkının yendiğini eşine anlatmak, sesini duyurmak için çabalar durur. Hep bir gün anlaşılacağı, hakkının teslim edileceği umuduyla yaşar ama sonunda öyle bir gün gelir ki, bardağı taşıran son damlayla çoğu bu ilişkiyi bitirir. İlişki bitince o kadınlar kendilerini çok yorgun, bitkin ve haksızlığa uğramış hissederler ve eşlerine duydukları öfke yıllarca katmerlenerek devam eder.
Okurlarınız sizin her yeni kitabınızı bir şifa rehberi gibi bekliyor. Şu sıralar masanızda, zihninizde demlenen yeni bir hikâye var mı? Yakın zamanda yeni bir dosya ile raflarda olacak mısınız? Ya da yeni bir dizi gelecek mi?
Diziler, röportajlar, konferanslar, söyleşiler derken yeni şeyler yazmaya zaman bulmakta zorlanıyorum ama yine de yazmaktan vazgeçmeyeceğim. Şu sıralar yeni bir dizi hazırlığımız var, birkaç ay içinde ekranlara gelecek. Seyircilerin seveceğini umut ediyorum.
Yeni kitaplara gelince; şu sıralar gazeteci arkadaşım Mert İnan’la bir söyleşi kitabı hazırlıyoruz. Hemen arkasından “Kader Motifi” adıyla çok konuşulan bu kavramı okurlarıma çok daha iyi tanıtmaya ve anlatmaya çalışacağım. Bunu yazmayı da görev kabul ediyorum, çünkü insanlar kendi kader motiflerini görebilirlerse, hangi yaşta olurlarsa olsunlar, kendilerine çok daha güzel ve keyifli bir hayat yaşatabilirler. Hemen arkasından gelecek olan gerçek hayat hikâyesi kitabı da kafamda hazır.
Sizi hep bilge, sakin ve dinleyen tarafta görüyoruz. Peki, Gülseren Budayıcıoğlu çok dolduğunda, “Yeter artık, biraz da ben anlatacağım!” dediğinde kimin kapısını çalar? Sizin “limanınız” neresidir?
Ben sizin de dediğiniz gibi hep dinleyen tarafta oldum, kendimi pek anlatmam; ancak, “Sığındığın bir liman da yok mu?” derseniz, var. Ben derdimi yazarak anlatıyorum. Zihnim doldukça, yazarak rahatladığımı hissediyorum.
Ayrıca her şeye rağmen sosyal ortamlarda bulunmanın, yakın arkadaşların, ailenin desteğinin ne kadar önemli olduğunun farkındayım. Bunları hayatımdan eksik etmemeye çok özen gösteriyorum.
Bir de doğaya tutkuyla bağlı biriyim. Örneğin; şu anda dışarıda kar yağıyor. Hiçbir doğa olayını kaçırmamaya çalışırım. Hep merakla ve heyecanla seyrederim bunları… Okurlardan ve seyircilerden gelen mesajları çoğu zaman cevaplayamasam da merakla okurum ve buralardan gelen yaşanmışlıklara kitaplarda ve dizilerde yer veririm. Sonuç olarak her biri bizim insanımızın hikâyesi.
Ruhunuzu dinlendiren bir melodi sorsak… Sizin için huzurun ve neşenin tınısı hangi ezgide saklı? Ne zaman dinleseniz yüzünüzde istemsiz bir tebessüm belirir?
Ben aslında biraz hüzünlü biriyim. Üzgün değil, depresif hiç değil, kırgın değil, öfkeli değil ama sevgiyle karışık bir hüzün vardır içimde. Ben hem hayatı, hem doğayı, hem de özellikle bizim insanımızı çok severim. Onları tanıdıkça da bu sevgim arttı. Sanırım psikiyatrist olmak ve insanları en çok yaralayan hikâyeleri dinlemek de zamanla içimdeki bu hüznü arttırdı.
Rahmetli babam Türk müziğini çok severdi ve evde biz hep o müziği dinleyerek büyüdük. Sonra da TRT’de spiker olduğum dönemlerde Türk müziği programlarının sunuculuğunu yaptım. Orada da bu müziği çokça dinledim ve dinledikçe daha çok sevdim. Sonunda klasik Türk müziğinin tutkunu oldum. Yeni şarkıları dinlemem, eski birbirinden güzel bestelere bayılırım.
Özellikle yazı yazarken kulağıma kulaklıkları takar, ya klasik Türk müziği ya da klasik Batı müziği; yani Dede Efendiler, Şevki Beyler ya da Beethoven’lar, Vivaldi’ler dinlerim. Bu iki müzik türünde duygunun hemen her çeşidine ulaşabiliyorsunuz. Bir örnek istiyorsanız, Müzeyyen Senar’dan “Benzemez kimse sana, tavrına hayran olayım.”