Aşkın Nörolojisi ve Beynimizin Kimyasal Fırtınaları – Serkan Karaismailoğlu
Akademik kariyerini sinirbilim alanında sürdüren, popüler bilim kitaplarıyla milyonların sevgisini kazanan ve Ortapia platformunun kurucusu Dr. Serkan Karaismailoğlu; aşkın biyolojik tuzaklarını, dopaminin döngüsünü ve sürekli ekranlarla meşgul olmanın yaratıcılığı nasıl köreltebildiğini MAG Okurları için anlattı.
Karmaşık tıp ve akademiyi halkın anlayacağı, hatta güleceği eğlenceli bir dile çeviriyorsunuz. Bu fikir ilk nasıl ortaya çıkmıştı ve sizce bunu başarabilmenizin altında ne yatıyor?
Bu fikrin altında yatan çok basit bir sebep var. Yaklaşık son on yıldır “post truth” denen garip bir dönem içindeyiz. Peki, nedir “post truth”? Bu kavram; toplumsal görüşlerin oluşmasında kişisel inanç ve duyguların, bilimsel gerçekten daha önemli tutulması anlamına gelmekte. Yani artık kimse bilginin doğruluğu ve kaynağıyla ilgilenmiyor. Önemli olan, söyleyen kişinin ne kadar popüler ve inanılır olduğu. Sağlık alanında çok fazla tanık olduğumuz bu durumda kimisi sahip olduğu bilim insanı sıfatını kullanarak kimisi de kendisi için sıfatlar uydurarak bilimsel kökeni olmayan fikirleri geniş kitlelere yaymakta.
Gerçek bilgi yerine popüler olanın tercih edildiği bu tehlikeli dönemde en büyük ihtiyaçlardan birisi bilim anlatıcı akademisyenlerdir. Üniversite sınırları içinde kalan araştırma bilgilerini doğru ve etik bir şekilde, hiçbir çarpıtma yapmadan topluma aktarabilmek “post truth” tehlikesine karşı elimizdeki tek savunmadır. İşte bir akademisyen olarak sosyal medya ve kitaplar aracılığıyla yapmaya çalıştıklarım tümüyle bu mücadele fikrinden kaynaklanıyor. Bilgiyi aktarma sırasında işin içine mizahı, merakı ya da duygusallığı katmamın ise önemli sinirbilimsel bir nedeni var.
Alnımızın hemen arkasında prefrontal korteks adını verdiğimiz bir bölge var. Burası beynimizin mantıklı düşünmekten ve plan yapmaktan sorumlu kısmıdır. Tahmin edeceğiniz üzere bilim ve analitik düşünme doğrudan buraya hitap eder. Bir de beynimizin ortasında limbik sistem dediğimiz bir alan var. Burası çoğunlukla duygularımızla ilgilidir. Eğer verdiğiniz bilgi sadece prefrontal kortekse hitap ediyorsa (ki klasik bilim sadece bunu yapabilir), bu durum kamu spotu etkisinden öteye geçemez. Ama o bilgiyi bir şekilde limbiğe dokundurmayı başarırsanız (ki bunu da ancak duygularla eşleştirerek yapabilirsiniz), işte o zaman gerçek bir merak ve onu takip eden öğrenme oluşur. Benim tüm çabam bilimsel araştırmalardan öğrendiklerimi bir şekilde limbiğe dokundurarak insanlarla paylaşmak.
Türkiye’de bilimi ve nörolojiyi bu kadar popüler ve sevilir hâle getiren biri olarak, çocukluğunuzdaki Serkan bu günleri hayal ediyor muydu?
Şimdi düşününce görüyorum ki geleceği hayal eden bir çocuk olmadım sanırım. Hayal gücümü daha çok oyunlarımda kullanırdım. Günümüzdeki çocukların sahip olduğu alternatifler elbette bizde yoktu. Elimizde bedava olan tek şey sadece hayal gücüydü. O nedenle onu gereğinden fazla kullanmış olabilirim. Çamaşır mandallarından her türlü robotu yapıp, kucağıma koyduğum yastığa yerleştirdiğim tencere kapağıyla beynimin içinde uzun araba yolculuklarına çıkardım.
Özetle; büyünce ne olacağımı bilemeden büyüdüm. O kesin. Bulunduğum noktaya biraz doğaçlama, biraz da şansla geldim sanırım. Ama çocukluğumdan beri yanımdan asla ayırmadığım iki şey var: Merak ve çalışkanlık. Ne yaptıysak her şeyi üçümüz yaptık.
Nörobilim der ki: “Âşık olduğumuzda beynimizin mantıksal kararlar alan bölgesi baskılanır ve adeta körleşiriz.” Peki, bu durum doğanın biyolojik bir tuzağıysa, mantıklı bir evlilik veya uzun soluklu bir ilişki yürütmek ne kadar mümkün?
Aşka dair sorulabilecek her soru, öyle birkaç cümleyle cevap verilemeyecek kadar derin anlamlara sahiptir. Fizyolojik anlamda en özet hâli bile iki kitap tuttu ama yine de cevap vermeye çalışayım. Âşık olmak söz konusu olduğunda en önemli dinamik biyolojik uyumdur. Çiftler bir araya geldiğinde biyolojik özellikleri (fiziksel görünüm, koku vs.) uyumlu ise; limbik sistem, mantıklı karar vermeden sorumlu prefrontal korteksi hemen baskılar. Çünkü bu biyolojik uyum sizin bazı mantıklı tercihleriniz yüzünden tehlikeye atılmayacak kadar kıymetlidir. Yani biyolojiniz uyduysa film-müzik zevki, benzer sosyokültürel koşullarda olmak gibi mantık çerçevesinde belirlenmiş kavramlar başlangıçta değerlendirme dışı bırakılacaktır.
Buradaki ironi, aşkın tutku fazı ortadan kalktığında ortaya çıkar, çünkü bu dönemde ilişkinin uzun ömürlü olmasını sağlayacak olan şey artık biyolojik uyum değildir. Olamaz. O nedenle diğer faktörler açısından ne kadar uyumlu olduğunuz, ilişkinin uzunluğunu belirler. Yani hem biyolojik hem de mantık açısından uyumlu birini bulamadığınız müddetçe uzun süreli ilişkileri sürdürmek gerçekten zordur. Ama bu durum kimseyi korkutmasın çünkü aşkın viskozitesini ayarlamak düşünüldüğü kadar zor değildir. O da ne demek diye soranlar olacaktır. Ne yazık ki cevap buraya sığamayacak kadar uzun. Merak edenler kitaplara (Aşktan Önce, Aşktan Sonra) bakabilirler.
İlişki kurma biçimlerimizi ve beynin ödül sistemini düşündüğümüzde; âşık olduğumuz şey aslında karşımızdaki insan değil de onunla yaşayacağımız geleceğin veya dönüşeceğimiz kişinin ihtimali olabilir mi? Ve bu ihtimal gerçekleştiğinde heyecanın azalması, aşkın bitmesi değil de beynin hedeflenen ödüle ve nihayetinde doyuma ulaşması mıdır?
Fizyolojimiz açısından net bir kural vardır. Dopaminin çalışma ilkesi gereği bir ödüle ulaştığınız an onun değeri azalmaya başlamak zorundadır. Bunun temel nedeni bizi yeni kaynaklara yöneltme motivasyonundan kaynaklanır. Bu mekanizma, çok istediğiniz o araba, ev vs. için de benzer şekilde çalışır, aşkınız için de.
Elbette aşkta çok farklı dinamikler söz konusu. Yine de kabaca özetlersek, aşk sırasında yaşanacak dönüşümün kişilerden ziyade aşkın bizzat kendi fizyolojisinden kaynaklandığını özellikle belirtelim. O nedenle aşkı genel anlamda üç dönemde inceleyebiliriz. İlk iki kısım arzulama ve çekim hâlidir. İnsanların deli gibi özlemini duyduğu o tutkulu hâli bu dönemde yaşarız. Dopamin ile birleşmiş adrenalin bize inanılmaz duygular yaşatır. Burada yaşananlar hemen herkeste benzer şekilde gerçekleşir. Ama bu büyülü duygular dopaminin temel etkisi nedeniyle çok uzun sürmez. Tam o noktada üçüncü dönem olan bağlanma fazına geçilir.
İlişkinin asıl kısmını bu dönem oluşturur. Burada baskın olan, oksitosin hormonudur. Evet, dopamin kadar tutkulu bir hormon değildir ama çok daha kritik bir görevi vardır. Çiftleri biyolojik olarak birbirine bağlamak. Bu bağlar ilk başta çok sağlamdır ama zamanla beraber zayıflama eğilimi gösterebilir. Eğer oksitosini ilişkiniz açısından doğru yönetmeyi başarırsanız zaman dâhil hiçbir şey sizi kolay kolay ayıramaz çünkü oksitosin biyolojik anlamda görebileceğiniz en güçlü tutkallardan birisidir.
Dopamin bize “bunu istiyorum” hissini veriyorsa, hayatta gerçekten istediğimiz şeylerle sadece istemeye koşullandığımız şeyleri nasıl ayırt edeceğiz?
Açıkçası bu sorunun bir cevabı var mı bilmiyorum. Yani gerçekten istediğimiz şeylerle sadece istemeye koşullandığımız şeyleri birbirinden ayıran sınır tam olarak nereden geçer ne yazık ki bir fikrim yok ama söz konusu dopamin olduğunda beynimizin ne istediği çok açıktır: “Yenilik”. Zira dopamin demek “yeniliği kovalamak” demektir. O nedenle zamanında bir şeyi ne kadar arzularsanız arzulayın, ona sahip olduğunuz an dopamin salgılanmasında ciddi azalmalar oluşacaktır. İlk bakışta kötü gibi gözüken bu durum aslında fizyolojimiz için çok kıymetlidir. Düşünsenize, eğer böyle olmasaydı, ulaştığımız ilk ödülün başında oturur, başka hiçbir şeyle ilgilenmez ve tüm dopamini o ödülden alan bir Gollum’a dönüşürdük. Yani bizi yerimizden tekrar kaldırmak için gerekli olan bir sistemden bahsediyoruz. Fakat bu sistemin iki negatif etkisi var. İlki kıymet bilmemek. Sistem böyle çalıştığı için sahip olduğumuz şeylerin değerini ancak kaybettiğimiz zaman anlama eğiliminde oluyoruz. Diğer olumsuz etki ise çok daha riskli: Bağımlılık.
Hızlı ve güçlü ödüllendirme yapan her şey beyninizi güçlü etkiler. O nedenle bu olayı sıklıkla tekrarlama eğiliminde olursunuz. Ama az önce bahsettiğim dopamin felsefesi gereği sistem, ilerleyen tekrarlarda size aynı hissi vermez. Veremez. Aslında mesaj nettir: “Hadi bunu bırak, git başka yeni kaynaklara bak.” Ama birçok insan buradaki biyolojik mesajı okuyamaz. Peki, ne yapar? Yapılacak en kötü şeyi. Dozajı arttırır. İlk başta biraz işe yarar gibi gözükse de sistemin mantığı gereği zamanla yine aynı şey olacaktır. Nihayetinde bu durum, dozajı arttırma eğiliminde olduğunuz bir kısır döngüye yol açar ve her geçen gün sizi daha fazla tüketir. Sosyal medya bağımlılığına kadar birçok bağımlılıkta benzer bir süreç söz konusudur.
Her şeye anında erişip beynimizi sürekli ekranlarla meşgul etmek ve sıkılmaya hiç izin vermemek, yaratıcılığı besleyen biyolojik ihtiyacı yok ederek yeni fikirler üretme yeteneğimizi köreltiyor olabilir mi?
Kesinlikle. Muhtemelen bunu deneyimlemiş bile olabilirsiniz. Bazen bir konuda çok çalışıp inanılmaz emek harcarsınız ama aradığınız o fikir bir türlü ortaya çıkmaz. Sonra (eğer şanslıysanız) banyo yaparken ya da öylesine yürürken hiç ummadığınız bir anda aradığınız cevabın ortaya çıktığını görürsünüz. Aslında bunun fizyolojik bir nedeni var. Prefrontal korteksin mantıklı karar verme ve plan yapmadan sorumlu olduğunu söylemiştik. Bu bölge de çeşitli alt kısımlardan oluşmaktadır. Mesela dorsolateral prefrontal korteks (DPK) dediğimiz kısım yoğun düşünce ve düzenlemeden sorumluyken, medial prefrontal korteks (MPK) daha çok beynin diğer alanlarıyla etkileşim hâlindedir. Siz bir soruna aşırı yoğunlaştığınızda DPK çok fazla aktifleşir ve bir nevi kendini izole eder. Çünkü sadece çözüme odaklanmıştır. Oysa çözüm için bazen beynin diğer alanlarıyla da bilgi alışverişinde bulunmak gerekir.
Ne zaman bir şeyler yapmayı bırakıp kendi kendinize kalırsanız (bazıları bunu sıkılmak olarak da tanımlayabilir) ya da rahatlatıcı bir aktivite yaparsanız, iki şey olur. Bir dopamin salgılanır, iki MPK beynin diğer bölgeleriyle daha rahat iletişim kurar. Artan dopamin ve bu ekstra bağlantıların etkileşimi sayesinde günlerdir aradığınız fikir bir anda aklınıza gelebilir. Özetle; yoğun bir çalışma sonrasında en güzel fikirlerin, beyninizi rahat bıraktığınız anlarda ortaya çıkması asla tesadüf değildir. Yani çok çalışmak kadar, ara sıra beyni kendi hâlinde rahat bırakmak da şart. O nedenle gerçekten yaratıcı fikirler üretmek istiyorsanız beyninizle baş başa kalacak zamanlar ayarlayın ve bol bol sıkılın. Emin olun aradığınız o güzel fikri kulağınıza fısıldayacaktır.
Son olarak; “Aşktan Önce” ve “Aşktan Sonra” kitaplarınızın ardından yeni çalışmalarınız var mı? Glia serisinin devamı ne zaman gelecek ve neler olacak?
Glia serisi elbette devam edecek ama burada şöyle bir durum var. Bu seri içinde çıkacak olan kitaplar Mater serisindeki gibi birbirinin devamı şeklinde olmayacak. Buradaki mantığı tıpkı “Black Mirror” dizisindeki gibi birbirinden farklı hikâyelerin yer aldığı bir bilim kurgu serisi olarak düşünebilirsiniz.
Açıkçası ilk sırada bir çocuk kitabı fikrim var. Yazılması bitti sayılır. Çizim işleri çok aksamazsa bir iki aya çıkmış olur. Sonrasında ise Glia serisinin ikinci kitabı çıkacak. Bu sefer yapay zekâ devrimiyle beraber insanlığın evriminin vardığı noktada ilginç bir yolculuğa çıkacağız. Umarım okuyucuların hoşuna gider.