Yaratıcı, Disiplinli, Başarılı Sera Kutlubey
“Zalim İstanbul”un Cemre’sinden “İyilik”in Damla’sına, edebiyat dünyasına kazandırdığı romanından merakla beklenen “Hamal” dizisindeki iddialı Melez karakterine uzanan virajlar… Sera Kutlubey, her yeni projeyle kabuk değiştiren, konfor alanlarını reddeden ve hikâye anlatıcılığını bir yaşam biçimi olarak gören üretken isimlerinden biri. Başarı kavramını “tatmin olmak”la yeniden tanımlayan, yazmanın verdiği o vahşi yalnızlığı seven ve hayatının her alanında kendi hikâyesinin öznesi olmayı seçen başarılı oyuncu; oyunculuk serüveninden iç dünyasına, müzikten Cumhuriyet’in açtığı yollara kadar pek çok merak edilen konuya MAG Okurları için değiniyor.
Bugün geriye dönüp baktığınızda, oyunculuk serüveninizde sizi en çok dönüştüren rol hangisi oldu?
Sanırım buna tek bir cevap veremem. Bazı roller bana oyunculuğun ne demek olduğunu, bazılarıysa içimde neler olup bittiğini öğretti. Gönlümde yeri olan veya içimde ukde kalan, daha çok nefes vermeyi istediğim karakterler oldu… İlk aklıma gelen; Cemre büyük bir başlangıçtı benim için, onunla birlikte küçük bir kız çocuğu olmaktan çıkıp bir iş dünyasının yükünü sırtlamayı öğrendim. Damla’yla ise duygusal dünyamda bilmediğim bir sürü kapıyı araladım ve gerçekten kendi sınırlarımı zorladım…
Oynadığınız karakterlerden hangisinin sizden bir parça taşıdığını düşünüyorsunuz?
Hepsi taşıyor ama hiçbiri tam olarak ben değil. Zaten bence işin büyüsü biraz burada. Bir karaktere kendinizden küçücük bir şey veriyorsunuz; bir korku, bir bakış, bir öfke biçimi, belki kimsenin bilmediği bir tarafınız… Sonra o sizden çıkıp bambaşka birine dönüşüyor. Bazen de tam tersi oluyor, karakterden size bir şey kalıyor.
Kariyerinizin başındaki Sera ile bugünkü Sera aynı oyunculuk hayallerine mi sahip?
Hayır. Kariyerimin başındaki Sera daha çok “başarmak” istiyordu. Bugünkü Sera ise “tatmin olmak” istiyor. Aralarında çok büyük bir fark var bence. Eskiden sonuçlarla daha fazla ilgileniyordum; bugün süreç beni çok daha fazla heyecanlandırıyor. Bir karakter için öğrenmem gereken yeni bir şey, kendimde daha önce kullanmadığım bir yer, beni biraz korkutan bir sahne… Artık hayalim sadece iyi bir projede olmak değil; yaptığım işin beni de şaşırtması. Kendime “Bunu ben mi yaptım?” dedirtecek kadar yabancı bir noktaya gidebilmek istiyorum ve bunu deniyorum.
Oyunculukta hâlâ keşfetmeye çalıştığınız, “Bunu bir gün mutlaka oynamak istiyorum” dediğiniz bir tarafınız var mı?
Çok var. Hatta galiba oynadıkça azalacağına, çoğalıyor. Oyunculukta konfor alanı fikrini pek sevmiyorum. Bir rol geldiğinde içimde küçük bir “Eyvah, bunu nasıl yapacağım?” duygusu oluşuyorsa, genellikle üstüne gitmeyi seviyorum.
“Zalim İstanbul”daki Cemre, kendi hayallerinden çok, ailesinin beklentileriyle hareket eden, vicdanı güçlü bir karakterdi. Cemre’den bugünkü Sera’ya kalan en önemli şey ne?
Cemre’nin vicdanını çok sevmiştim ama bugün olsa ona biraz da “Kendini korumak bencillik değildir.” demek isterdim. Çünkü başkaları için iyi olmaya çalışırken insan bazen kendine karşı çok acımasız olabiliyor. Belki Cemre’den bana kalan en önemli şey de bu sorudur: İyi bir insan olmakla kendinden vazgeçmek arasındaki sınır nerede? Cemre’nin çok sağlıklı bir psikolojisi yoktu bence, sınır ihlallerine çok müsait bir yapısı vardı… Bunu romantize etmek istemiyorum.
Cemre’nin yaşadığı aşk, seçimler ve vicdan arasında sıkışmış bir aşktı. Sizce aşk söz konusu olduğunda insan kalbinin peşinden mi gitmeli, yoksa bazı duygular ne kadar güçlü olursa olsun vazgeçmeyi bilmeli mi?
Aşkın kafamı biraz bozmasını seviyorum. Çok kolay âşık olabilen biri değilim, o yüzden âşık olduğumda onun peşinden giderim…
Aşkı bir sahne olarak düşünsek; Sera’nın hikâyesinde ilk bakış mı daha etkileyici olurdu, yoksa yavaş yavaş büyüyen bir yakınlık mı?
İlk bakış sinematografik olarak çok güzel ama ben galiba ikinci, üçüncü, dördüncü bakışla daha çok ilgileniyorum. İlk bakışta arzu olabilir, merak olabilir, kimya olabilir. Ama birinin zihnine yavaş yavaş âşık olmak başka bir şey. Bir cümlesini gün içinde tekrar hatırlamak, nasıl düşündüğünü merak etmeye başlamak, yanında kendinizin başka bir hâlini keşfetmek…
Peki, hayatınız boyunca “Bunu asla yapmam” dediğiniz hâlde bir karakter sayesinde yaptığınız bir şey oldu mu?
“Asla” kelimesini oyuncu olduktan sonra daha dikkatli kullanmaya başladım. Çünkü meslek sürekli önünüze tuhaf görevler koyuyor. Bir bakıyorsunuz ata biniyorsunuz, bir bakıyorsunuz şarkı söylüyorsunuz, dans ediyorsunuz, daha önce hiç yaklaşmayacağınız bir dünyanın içinde yaşıyorsunuz. Şimdi Melez sayesinde mesela stüdyoya girip arabesk rap söylüyorum. Hayatımın bir noktasında bunu yapacağımı söyleseler muhtemelen gülerdim. Oyunculuğun bana en sevdiğim hediyelerinden biri bu: Kendi hayatımda seçmeyeceğim hayatları kısa süreliğine ödünç alabiliyorum.
2022’de “Plüton’un Düşüşü” adlı romanınızı yayımladınız.
Oyunculuk yapan birinin roman yazması dışarıdan bakıldığında şaşırtıcı gelebiliyor. Sizin için aslında bu iki alan birbirine ne kadar yakın?
Aslında ikisinin de temeli aynı; insanı anlamak. Kafanın içinde, hayatı bir laboratuvardaymış gibi incelemek, gözlemlemek ve sürekli ölçüp tartmak. Bir iş gibi değil, hayatın akışını bu şekilde yaşamak aslında… Yazmak bana oyunculuğun vermediği bir yalnızlık da veriyor. Oyunculuk çok kolektif; set, kamera, yönetmen, partneriniz, onlarca insan… Yazarken ise odada yalnızsınız ve kaçabileceğiniz kimse yok. O yalnızlığı seviyorum. Bazen insanın kendi zihniyle baş başa kalması biraz tehlikeli ama çok iyi bir terapi şekli de olabiliyor…
İkinci bir kitap yazma fikri hâlâ hayatınızda mı?
Aklımda “hadi hemen bir kitap çıkartayım” isteği yok. O zaman da yoktu… O biraz ısmarlama bir his gibi geliyor, onu sevmiyorum. Yazmak benim oyun alanım, bunu hiçbir zaman kendime yaptırım uygulayacağım bir alana dönüştürmek istemiyorum. Elimin altında demlenen hikâyelerim var tabii, onlar zamanı geldiğinde çiçeklenecek… Şu an aktif olarak bir edebiyat dergisinde de yazıyorum ve bu beni zaten diri tutuyor.
Şimdi “Hamal” ile bambaşka bir dünyaya giriyorsunuz. Sizi bu projede “Evet, bunu yapmak istiyorum” dedirten ilk şey neydi?
Melez. Çok net. Metni okurken onda o yeraltı dünyasının bir tür kaçak elektriğini hissettim. Kime değeceği, kimi çarpacağı belli değil. Odaya girdiğinde düzeni biraz bozan, ne yapacağını tam kestiremediğimiz karakterleri çok seviyorum. Melez’in içinde hem çok büyük bir öz güven hem de o öz güvenin altında saklanan başka şeyler var. Yeraltı dünyası, müzik, sahne, arabesk rap… Estetik olarak da bugüne kadar oynadığım karakterlerden çok başka bir yerde. Onu okurken kafamda hemen görüntüler, sesler, hareketler oluşmaya başladı. Bir karakter hayal gücümü bu kadar hızlı çalıştırıyorsa peşinden gitmek istiyorum.
Kariyerinizde Cemre, Damla, Nehir gibi birbirinden çok farklı kadınlara hayat verdiniz. Melez’i bu karakterlerden ayıran en belirgin özellik sizce ne?
Melez izin istemiyor. Sanırım en büyük farkı bu. Sevilmek, anlaşılmak ya da kabul görmek için kendisini küçültmüyor. Odaya girdiğinde “Burada bana yer var mı?” diye bakmıyor; kendi yerini yaratıyor. Biraz taşkın, biraz tehlikeli, çok eğlenceli bir kadın. Tabii bütün bu gösterinin altında ne olduğunu keşfetmek de benim için karakterin en heyecanlı tarafı. Çünkü çok gürültülü insanların sessizliklerini merak ederim.
Bir gün oyunculuğu bıraksanız, geriye dönüp baktığınızda “İyi ki bu karakterleri yaşamışım” diyeceğiniz rol hangisi olurdu?
Damla’nın yeri bende çok ayrı; ama umarım o rolü henüz oynamamışımdır. Bu soruya yıllar sonra vereceğim cevabı çok merak ediyorum. Çünkü en sevdiğim rolümün hâlâ önümde olduğuna inanmak beni diri tutuyor.
Oyunculuk değil de başka bir meslek sahibi olsaydınız, bu ne olurdu?
Muhtemelen yine hikâye anlatacağım bir yol bulurdum. Yazar olabilirdim, resimle daha profesyonel ilgilenebilirdim. Belki ikisini birden yapardım; zaten tek bir şey olma fikri bana biraz dar geliyor. İnsan neden hayatı boyunca yalnızca bir isimle anılmak zorunda olsun ki? Oyuncu, yazar, ressam… Ben hepsini aynı merakın farklı lehçeleri gibi görüyorum.
Aileniz sizi bugün olduğunuz kişi konusunda nasıl etkilemişti?
Sevgiyle büyümenin kıymetini yaş aldıkça, başka insanları da tanıdıkça fark ediyor insan. Kendimizi ne kadar yontmaya, ne kadar eğitmeye çalışırsak çalışalım, o büyüdüğümüz ortamı bilinçli veya bilinçsizce şu anki düzenimize bir şekilde yerleştiriyoruz. Sevgi dilini kullanabilmek, sevgi ve değer görmediğim yerlerden kendiliğinden uzaklaşabilmek ve iş olsun, ilişkiler olsun, o ortamı buna evriltebilmek sanırım bana küçüklüğümden gelen bir alışkanlık. Bunu hem seviyorum hem de yaptığım seçimlerde fark ediyorum. Bu, ailemden gelen bir şey.
Kendinize ayırdığınız, tamamen size ait bir gün nasıl geçer?
Set olmadığında da erken kalkarım. Biz çalıştığımız zaman çok yoğun çalışırız ama ara verdiğimiz dönemlerde bazen üç ay, bazen bir sene; bizden beklenen, talep edilen hiçbir şey olmaz. Mesleğin doğası bu, zaman zaman belirli aralar vermek gerekiyor. Bu sürelerde de kendime iş gibi görevler vermeyi seviyorum. Sete gider gibi at binmeye gitmeyi, dünyanın en önemli işi gibi yazı yazmayı, yetiştirmem gereken kitapları, spora gitmeyi, resim yapmayı… Kendimle kaldığımda daha yoğun olduğumu hissediyorum. Bilmiyorum doğru mu ama insanın bir meşgalesi olması lazım, o meşgaleler bizi hayata bağlıyor. Bunları yapmayı bıraktığım an evde saatlerce reels kaydıran biri oluyorum ve bu, gün sonunda beni tatmin etmiyor.
İnternette kendinizi kaptırdığınız ve “Ben buraya nasıl geldim?” dediğiniz bir içerik türü var mı?
Bu ara deli gibi AI videoları izliyorum. Algoritmamı aldı götürdü…
Bir insanın müzik zevkinin, karakteri hakkında çok şey söylediğine inanır mısınız? Sizin müzik listeniz sizi nasıl anlatıyor?
Kesinlikle inanıyorum. Hatta bazen birinin playlist’ini karıştırmak, onunla uzun uzun konuşmaktan daha fazla şey anlatabiliyor. Benimki karışık: Frank Sinatra’yla başlayıp hiç beklemeden Dua Lipa’ya, oradan da Yıldız Tilbe’ye geçebiliyorum. Gün içinde okurken veya yazarken klasik müzik dinlemeyi seviyorum. Bu ara Melez’le birlikte arabesk rap’e giriş yaptım.
Türkiye Cumhuriyeti’nin 103. yılını kutlarken, bugünün genç bir kadını olarak Cumhuriyet’in size sunduğu en kıymetli şeyin ne olduğunu düşünüyorsunuz?
Kendi hayatımın öznesi olabilme hakkı. Bunu bugün çok doğal bir şeymiş gibi söyleyebiliyoruz ama aslında hiç de küçük bir cümle değil. Bir kadın olarak eğitim alabilmek, mesleğimi seçebilmek, üretebilmek, yazabilmek, sahneye çıkabilmek, ekonomik ve düşünsel olarak kendi ayaklarımın üzerinde durabilmek… Bunların her biri Cumhuriyet’in kadınlara açtığı alanla doğrudan ilişkili.
Ben Cumhuriyet’i yalnızca bize bırakılmış bir miras gibi de düşünmüyorum. Miras biraz saklanacak bir şeyi çağrıştırıyor; oysa Cumhuriyet yaşayan bir fikir. Her kuşağın onu yeniden anlaması, koruması ve daha ileriye taşıması gerekiyor. Atatürk’ün, kadınların toplumdaki yerine dair açtığı yolun kıymetini, bugün kendi hayatımla ilgili kararları özgürce verebilen genç bir kadın olarak çok daha somut hissediyorum.
Belki bu yüzden benim için Cumhuriyet’in en kıymetli vaadi bir kadının hikâyesini, başkalarının onun adına yazmak zorunda olmaması. Kendi hikâyemizi kendimiz yazabilmek.
KOORDİNASYON: MELTEM ERCAN
RÖPORTAJ: GÖZDE YILMAZ
FOTOĞRAF: LARA SAYILGAN
STYLING: BATUHAN ÇETİN
SAÇ: ROJİN BOTAN
MAKYAJ: ASLI BİLGE