Sabah İlk Güneşin Doğduğu, Kışın İlk Karın Düştüğü, En Eski Türkçe İsimli, Âşıklar Şehri Kars
Kars beni son zamanlarda en mutlu eden keşiflerimden biri oldu. Uzun zamandır aklımdaydı, bir anda oldu. İyi ki de oldu, zira âşık oldum.
Kars, rakımın en yüksek olduğu illerimizden biri. Çok kozmopolit bir yapısı var. Kültür turizmini geliştirecek marka kentlerden biri. Geçmişte Güneybatı Kafkasya Cumhuriyeti’ne başkentlik yapmış. Türkiye’de, bir başka ülkenin başkenti olmuş başka kaç şehrimiz var, lütfen araştıralım…
Havaalanına indiğimde ilk dikkatimi çeken şeylerden biri alanın adıydı: Harakani Havalimanı. Ebu’l-Hasan Harakânî, on birinci yüzyılda yaşamış bir mutasavvıf. Lala Mustafa Paşa komutasında gönderilen yüz bin kişilik Osmanlı ordusu, Kars’ı eyalet merkezi yapmak için başlatılan imar çalışmalarında bu Anadolu evliyasının kabrini bulmuş. Harakani, Anadolu’nun Türkleşmesi için hizmetlerde bulunmuş. “Her kim ki bu dergâha gelirse ekmeğini veririz, inancını sormayız.” diyen Harakani’nin bu düşüncesi Rumi’de “Kim olursan ol, yine gel.” şeklini bulmuş. Harakani’nin “Bana seni gerek…” diye ifade ettiği sevgi, Yunus Emre’nin şiirlerinde şekillenmiş. Bunca bilinen bilgeliğe ve söze zemin çizmiş olmasına rağmen Harakani’nin yeterince tanınmamasına üzülmedim değil. Felsefeyle ilgilenenler ne demek istediğimi daha net anlayacaklardır.
“Her kim ki teslim olmuştur, bilin ki o, âlemi teslim almıştır.”
“Sulh bütün halkla, cenk ise nefisle olmalıdır.”
Alandan direkt Ani harabelerine geçtik. Vaktimiz azdı. Hava kararmadan bu turu bitirmeliydik. Her yer beyazın bin bir tonu karla kaplıydı. Karın kendine ait bir sessizliği var, indiği yeri sarıp kaplayan. Şoförümüz konuşkan ve tatlıydı. Ona Harakani’den güzel sözler okudum yolda ve karşımızda işte Ani harabeleri. Hemen dışarı atladım. Gerçekten ama gerçekten çok etkileyici. Ani (Latince Abnicum) pek çok kültüre merkezlik etmiş muazzam yapılarla dolu bir yer. Kar nedeniyle pek çok yer beyaz bir yorganla örtülü olmasına ve çok soğuğa rağmen, enerjisi muazzam bir şekilde insanı etkiliyordu.
Demir Çağı’ndan beri sayısız medeniyete yuva olmuş bu merkezi gezerken kendimi çok tanıdık bir yerdeymişim gibi hissettim. Elektrikli araçlarla gezdirildik. Her yapı ayrı etkileyici ve inanılmaz derecede gerçek ve sağlamdı. Tarihsel bilgisini her yerden okuyabilirsiniz ama o yakınlık hissi için mutlaka gidip yere ayak basmalısınız.
Geç kalmadan otele ve yemeğe gitmek istedik. Baha Onur Erdoğdu’nun sahibi olduğu otelimiz Katerina Sarayı; Aras Nehri’nin bir kolu olan Kars Çayı’nın hemen dibinde bol ağaçlı muhteşem bir Rus yapısı. Dekorasyonu da kırmızı, bordo kadife kumaşlar, perdeler ve altın yaldızlı mobilyaları ile gerçekten bir saray. 1879 Rus işgali döneminde Çar II. Nikolay tarafından yaptırılmış. Rus işgalinden sonra cumhuriyet döneminde konak, hastane ve askerî birlik binası olarak kullanılmış. 2015 yılında Karslı iş insanı Kemal Erdoğan tarafından restore edilip butik otele dönüştürülerek Türkiye ve dünya turizmine kazandırılmış yığma taş bir saray. Akşamları Kars Çayı’nın şırıltısı ve adeta ağır çekimde yağan karın etkileyici ruhuyla, ağaçların hemen yakınında, bahçede yakılan ateşin etrafında sabahlara kadar koyu sohbetlerimiz oldu. Ortam gerçekten zamanın tüm yaşanmışlıklarını ve tüm zamanlarca söylenmiş her repliği ve her duygu partikülünü adeta yağan karla bu mekâna nakşetmiş. Siz oradayken tüm bu enerjilerin güçlü haşmetini hissediyorsunuz. Geceleri hiç uyumadık gibi; birkaç gündü saraydaki bu günlerimiz.
Akşam, Aleksandr Pushkin Restaurant & Cafe’nin en güzel masasına yapılmıştı yerimiz, sevgili Okan Bey tarafından. Kars’ta ne yenir derseniz, biz hepsinden yedik: Kaz eti, incik, hangel, piti ve o muazzam umaç. Restoranın sahibi Sayın Hayrettin Bey, bize oranın nasıl meydana getirildiğini detaylarıyla anlattı. Kendisi son derece dinç, çok sağlıklı; ki bunu yediği hakiki hayvansal ürünlere bağlıyor. Mekânın oluşumunda nasıl çok çalıştıklarını bizle paylaştı. Yine eski bir Rus yapısı, viran halde. Ele alıp geceli gündüzlü çalışıyorlar, ortaya bu muhteşem restoran çıkıyor. Aynı zamanda hayvancılık da yapıyorlar ve her şey kendi ürünleri. Yemekler nefis. En sondaki umaç denilen helvayı ise kazanla eve getirebilmek isterdim. Nitekim sağ olsunlar, odamız için bize epey bir yolluk yaptılar. Tereyağlı ve içinde hâlâ ne olduğunu tam bilemediğim ufak kıtırlar var. Akşamları yemekle aşık gösterileri ve Kafkas geceleri düzenleniyor. Dansçılar harika gösteriler yaptılar: Alevli, ateşli, bıçak fırlatmalı, mum ışıklı danslar…
Ertesi sabah aracımızla bu kez Çıldır Gölü’ne doğru yola koyulduk. Yol uçsuz bucaksız, dümdüz, bembeyaz manzaralarla geçti; karın insanı sakinleştiren bir ruhu var. Eski adı Palakatsio gölü olan Çıldır Gölü, 123 kilometrekare alanıyla ülkemizin en büyük ikinci gölü. Deniz seviyesimden 2000 metre yukarıda ve odukça derin… Sarı balık yemek meşhurmuş ama biz denemedik. Atlı arabalarla gölün üstünde dolaştık. Biz en uzak sınıra kadar gittik -drone çekimi de yapılıyor isteyenler için; bu, insanın hayatta bir kere mutlaka yaşaması gereken deneyimlerden biri. Altınız su aslında ama üzeri buz ve bol kar. O uçsuz bucaksızlıkta, o aşırı sessiz ve dingin alanda siz kayarak ilerliyorsunuz. Çok kar olmadığında, buz kesilerek balık da tutuluyormuş. Çok mutlu olduğum bir deneyimdi benim için.
Oradan şehre döndük ve kalan vaktimizde Kars Peynir Müzesi’ni gezdik. Ufak ama çok detaylı, güzel bir müze. Ağustos ayında peynir yapımı da gösteriliyormuş.
Maketler tüm detaylarıyla birinci sınıf işçilikti. Şehirde Kafkas Harp Müzesi’ne vaktimiz kalmadı ama bunu sonraki gelişimize ayırdık. Akşam, Gastro Kars Restoran’daydı yemeğimiz. Mum ışığında romantik anlar yaşadık zira elektrikler kesilip durdu. Yemekler de güzeldi.
Her akşam Kars Kalesi’nin eteklerinde, Kars Çayı’nın yanından yaptığımız yürüyüşler unutulmazdı. Romantizmin yanı sıra, ağır çekimde düşen kar kristalleri, asla üşütmeyen eksi çift rakamlı sayılarla ifade edilen dereceye rağmen, su şırıltısı ve soğuk ışık tonlarıyla aydınlatılmış kalenin derinliği ile kendimi bazen Game of Thrones’ta “Winter is coming” diyecek gibi, bazen de Narnia Günlükleri’nde Karlar Kraliçesi’nin ülkesinde gibi hissettim. İşte bu denli fantastik, unutulmaz ve olağanüstü güzel Kars geceleri.
Ertesi sabah Boğatepe Restoran’da Hayrettin Mustafaoğlu ve İlhan Koçulu ile kahvaltı ettik. Her ikisi de şehre ve ülkeye sayısız, çok başarılı işler yapmış muazzam isimler. Kahvaltımızda tahmin edeceğiniz gibi, Kars’ın en meşhur kaşar ve gravyer peyniri olmak üzere yok yoktu. Eve tabii ki kilolarca peynirle dönüldü.
Karda muazzamdın Kars; sırada seni açmış 1777 çiçekli bitki ile, yeşilin elli tonuyla, baharda ziyaret etmek var. Uğrayacağımız yerler ise artık oradaki arkadaşlarımız olan Aleksandr Pushkin Restaurant & Cafe ailesi ve Katerina Sarayı ailesi. Zira bu iki adresi evim gibi sevdim ve benimsedim.