© Copyright 2018 Mag Medya
Başa Dön

Adil Yıldırım – Arabada Giderken

Adil Yıldırım – Arabada Giderken

 

İstanbul trafiğinde arabada bir yerden bir yere gitmeye çalışıyordum. Yağmurlu bir salı gecesi ve şehrin ışıkları ruhumu sarmış. Zor bir günün ardından ıslak havayı koklamak için açtım pencereyi ve korna seslerinden rahatsız olsam da derin bir nefes aldım. Yaşamak aslında ne kadar benzersiz bir deneyim…

 

Günlük hayatın karmaşası içinde farkına varmadığımız en temel gerçek, yaşıyor olduğumuz gerçeği, hayattayız ve buradaki oyunumuz bir şekilde devam ediyor. Sabah gün başlıyor, ruhumuzdaki en derin çukurlara giriyoruz gün boyunca, sevilmek, onaylanmak ve takdir edilmek. Oysa bunları elde ettiğimiz ve zaten bunlara sahip olduğumuz için yeryüzüne yollanmış olduğumuzu unutuyoruz, çıkıyor aklımızdan bu basit gerçek. İnsan çok garip, nokta kadar hedefleri için virgül gibi eğiliyor. Unutuyor yaşamsal varlığını ve hatırlamıyor neden burada olduğunu. Oysa insan, ruhunu geliştirmek için yaşıyor tüm zorlu ve benzersiz deneyimleri.

 

Bir an için düşünelim; karşımıza çıkan insanlar ve onlarla yaşadığımız ilişkiler olmasaydı kendimizi geliştirmenin başka bir yolu olabilir miydi?

 

Ya da şuradan bakalım; insan yalnız olsaydı hayatı boyunca, nelere kızıp nelere yükseldiğini hangi araçlar ile fark edecekti? Kendi farkındalığına nasıl ulaşacaktı?

 

İmkânsız bir deney için yeryüzüne gönderilmiş başıboş fareler gibi yapayalnız gezip dururdu Pasifik kıyılarında herhâlde.

İnsanın insana ihtiyacı var, kendine ayna tutabilmek adına; fakat insanlık tarihinde insanın belki de diğer insandan en çok nefret ettiği dönemler yaşanıyor. İnsan, teknoloji ve onu insana karşı kullanan tüketim araçları tarafından yalnızlaştırılıyor, ötekileştiriliyor ve kimi zaman donuk gözlerle soruyor parktaki bankta yanında oturan yabancıya: “Pardon benim şimdi burada tam olarak ne hissetmem gerekiyor?”

 

Hissetmiyor ama hissetmesi gerekeni başkasına soruyor.

Düşünmüyor ama düşünmesi gerekeni başkasına soruyor.

Bilmiyor ama bilmesi gerekeni başkasına soruyor.

Tat almıyor ama yediği şeyin tadını yanındakine soruyor.

İnsan, binlerce uyaran arasında allak bullak olmuş durumda ve hız, evet, bu çağın baş döndüren hızı insanı deli ediyor. Odaklanamıyor, ne istediğini bilmiyor ve bildiklerini de unutuyor. İnsan kendini kaybediyor ve kendi ruhundan uzaklaşıyor.

 

İnsanın, yanındaki insana mesafesi kilometreleri bulmaya başladı, uzaklıklar izafi oldu ve sonsuza uzandı. Belki teknoloji, kıtaları birbirine bağladı ama yakınları da uzaklaştırdı; insana katkısı oldu ama bitişini de hazırlıyor insanlığın.

 

İki insanın yan yana gelip telefona bakmadan bir sohbeti kalmadı artık. Telefonun esiri oldu insan farkına varmadan. İlişkiler desen, tüm tanımlar değişti kimse görmeden. Karı koca ilişkileri Instagram’daki bir paylaşımda verdikleri poz ile özetlenir oldu: “Burada kadının suratı asık, burada adam gülmüyor, demek ki bunlar yakında boşanacaklar!” İnsanlar bir cümleyle, bir kareyle değerlenip bir anda yok olur hâle geldiler; saman alevi gibi ünlenip İzmir Marşı’yla ortadan kaybolan simalar belirdi ve belki de Andy Warhol haklıydı “Bir gün herkes on beş dakikalığına ünlü olacak!” derken… Zaten Andy ne zaman haksızdı ki… Görüyordu insanın ünlü olma ihtiraslarını ve yine görüyordu bunun anlamsızlığını.

 

İnsan insana yabancı oldu ama dost olamadı bu milenyumda. İnsan insana rakip oldu ama ortak olamadı bu kaotik dünyada. En garip olanı da, insan kiminle ve neden rekabet ettiğini anlamadan rakip oluyor hırsına yenilerek ve asla anlamıyor ki sadece boş bir odada oturup tek başına saatlerce düşünse kendine gelecek, hırslarından arınarak.

 

On yedinci yüzyılda söylemiş Blaise Pascal; tek ihtiyacımız olan boş bir odada oturup biraz yalnız kalmak, hepsi bu. Arabada giderken, birden aklıma geldi.

Yorum Bırakın

Bu site istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanır. Yorum verilerinizin nasıl işlendiğini öğrenin.