Almanya Büyükelçiliği Elçisi – Stefan Bredohl
Yaklaşık yedi ay kadar önce görevine başlayan Almanya Büyükelçiliği’nin elçisi Stefan Bredohl, Türkiye’ye dair ilk izlenimlerinden kültürel karşılaşmalara, genç kuşakların yarattığı ortak dilden iki ülke arasındaki iş birliği alanlarına kadar pek çok başlıktaki değerlendirmelerini MAG Okurlarıyla paylaştı.
Yaklaşık yedi ay önce Türkiye’ye geldiniz ve yeni görevinize başladınız. Öncelikle görevinizde başarılar dileriz. Kısaca sizi tanıyabilir miyiz?
Çok teşekkür ederim; davetiniz ve nazik sözleriniz için de ayrıca teşekkür ederim. Bu görevimden önce Güney Amerika’da Kolombiya’da yaşadım ve çalıştım. Polonya’da görev yaptım, Brüksel’de Almanya’nın Avrupa Birliği Daimi Temsilciliğinde bulundum. Son olarak dört yıl boyunca Çin’de, Hong Kong’da Almanya başkonsolosu olarak görev yaptım. Ardından Türkiye’ye geldim.
Hong Kong’daki deneyimleriniz, Türkiye’deki mevcut görevinize bakış açınızı nasıl şekillendirdi?
Hong Kong gerçekten çok ilginç bir deneyimdi. Asya’da, son derece dinamik, rekabetçi ve geleceğe dönük bir şehirde yaşamak çok öğreticiydi. Aynı zamanda Alman ve Avrupalı şirketlerle Asya arasındaki iş birliklerinin ne kadar güçlü olduğunu ve bu iş birliklerinin hepimiz için daha iyi bir gelecek yaratma potansiyelini bizzat gözlemledim.
Diğer görev yerlerinizden de biraz bahsedebilir misiniz?
Şöyle bir kıyaslama yaparsam; örneğin yirmi yıl önceki Polonya günlerimle bugünün Polonya’sını karşılaştırdığımda, bence muazzam gelişim göstermiş bir ülke var karşımızda. Polonya’ya ilk gittiğimde, ülke henüz Avrupa Birliği üyesi bile değildi. Sonrasında AB üyesi oldu ve bu sürecin ülkeyi nasıl dönüştürdüğünü görmek gerçekten etkileyiciydi. Türkiye ile Avrupa Birliği arasındaki yakın ortaklık konusunda da çok şeyin mümkün olduğunu düşünüyorum.
Ankara’ya geldiğinizde, şehirle ilgili ilk izlenimleriniz neler oldu?
Temmuz sonu, ağustos başında geldik. Hong Kong’dan gelmemize rağmen Ankara oldukça sıcaktı ama kuru bir sıcak vardı. Buna rağmen şehir çok misafirperverdi. Çeşitliliği dikkatimi çekti. Daha ilk günden yemekleri ve restoranları çok sevdim.
Türkiye’nin kültürel çeşitliliği sanat ve kültüre bakışınızı nasıl etkiledi?
Burada benim için özellikle ilginç olan ve hâlâ keşfetmeye devam ettiğim bir konu var. O da Türkiye ve Almanya arasındaki o çok yakın bağ. Almanya’da doğmuş ama Türkiye’de tanınan birçok insan var; aynı şekilde Türk kökenli olup Almanya’da çok tanınan sanatçılar da bulunuyor. Dolayısıyla, iki toplumun birbirini nasıl etkilediği, bu yakınlık, her gün ve her hafta keşfetmekten gerçekten keyif aldığım, çok pozitif ve ilgi çekici bir durum.
Türkiye’de bulunduğunuz süre boyunca hem günlük yaşamda hem de kültür-sanat çevrelerinde sizi özellikle etkileyen karşılaşmalar ve deneyimler neler oldu?
Tarihî yerler ve müzeler elbette etkileyici ama beni asıl etkileyen, gündelik hayattaki kültürel etkileşimler oldu. Mesela bir gün araba kiralamıştım, oradaki bir çocuk bana “Biliyor musunuz, bizim de ana yollardan sorumlu bir polis birimimiz var…” dedi. Önce anlamadım ama sonra bunun bir Alman dizisi olduğundan ve severek izlemiş olduklarından bahsetti. Hiç tanımadığım, Almanca bilmeyen ve Almanya ile özel bir bağı olmayan birinin, Alman kültürünün belli bir yönünü bu kadar iyi bilmesi beni gerçekten hayrete düşürdü ve çok şaşırttı. Kendi kendime, “Bu gerçekten çok hoş bir durum.” diye düşündüm.
Türkiye’de şimdiye kadar nereleri gezdiniz ve en çok hangisinden etkilendiniz?
Açıkçası henüz çok az yer gezebildim. Ege ve Akdeniz kıyılarının bazı bölgelerini ziyaret ettim. Bir hafta boyunca oradaki farklı şehirleri gezdik. İstanbul’da da bulunduk, orayı da çok sevdim. Çok farklı bir yer ama aynı zamanda bu ülkenin sunduğu çeşitliliği görmek benim için büyüleyici. Yine de Türkiye’nin sadece küçük bir kısmını tanıdığımı söyleyebilirim; keşfetmeye devam etmek için daha aylara ve yıllara ihtiyacım var. Bu ay bir ziyaret daha planlıyorum; böylece bu deneyimi biraz daha çeşitlendirmeye çalışacağım.
En sevdiğiniz Türk yemekleri hangileri oldu?
Özellikle mezeleri çok sevdim; humus gibi. İlk birkaç ay büyükelçiliğe yakın, küçük, sade bir restorana sık sık gittik. Gösterişli değildi ama çok lezzetliydi. Meze çeşitleri benim için fazlasıyla yeterliydi.
Türkiye ve Almanya arasında büyüyen genç kuşakların, müzikten sinemaya, sanattan yaratıcı üretime kadar pek çok alanda kendiliğinden ortak bir dil geliştirdiğini görüyoruz. Sizce bu kuşakların kurduğu kültürel yakınlık, iki ülke arasındaki ilişkilere uzun vadede nasıl bir yön verebilir?
Hepimiz ulus devletinde yaşıyoruz; ben de burada Almanya’nın bir temsilcisiyim; ama aynı zamanda, hem kendi çocuklarımda hem de toplumun genelinde görüyorum ki artık küreselleşmiş bir dünyada yaşıyoruz. Gençler sınırların ötesindeki sanatçılara, dizilere ve kültürlere çok açık. Pek çoğu da, en azından belirli bir ölçüde bu topluluğun bir parçası olmak istiyor, çünkü bu çok daha ilgi çekici. Evlerinde sahip olduklarından daha fazlasını görüyor ve öğreniyorlar. Bence bu olumlu bir durum. Biz büyükelçilik olarak kültürel kurumlarımız aracılığıyla bu etkileşimi desteklemeye çalışıyoruz. Yeni medya ve yeni trendleri yakından takip etmek çok önemli.
Peki, iki ülke arasındaki en önemli iş birliği alanları sizce hangileri?
Elbette herkes ekonomik iş birliğinden bahsediyor -Türkiye’de faaliyet gösteren pek çok Alman firması, Almanya’da da Türk firmaları var ve bunlar artık iyice yerleşmiş durumda- ama ben hâlâ eğitim, araştırma ve bilimsel iş birliğinin çok önemli olduğunu düşünüyorum. Erken eğitimin değerini asla küçümsemememiz gerektiğine gerçekten inanıyorum.
On, on iki, on beş yaşlarındayken edindiğiniz deneyimler; başka bir ülkeye gitmek, orayı bir öğrenci olarak birkaç haftalığına bile olsa ziyaret etmek ve daha sonra üniversite öğrencisiyken, örneğin bir döneminizi başka bir ülkede okumak… Ben şahsen bu deneyimi gençken Fransa’da eğitim görme şansı yakaladığımda yaşadım. Bunun zihnimi gerçekten açan bir deneyim olduğunu düşünüyorum. Bu yüzden mümkün olduğunca erken ve mümkün olduğunca çeşitli olmalı; dili öğrenmek, sadece videolar veya televizyon aracılığıyla aktarılandan biraz daha fazlasını tanımaya çalışmak… İşte buna odaklanmalıyız.
Önümüzdeki yıllarda Türkiye–Almanya ilişkilerinde hangi başlıklar öne çıkacak?
Sanırım bu yıl Türkiye için bir nevi zirveler yılı olacak. Yıl sonunda Antalya’da COP31 iklim zirvesi ve temmuz ayında burada, Ankara’da gerçekleşecek olan çok önemli NATO Zirvesi var. Görünen o ki bir dizi önemli etkinlik ve dönüm noktası bizi bekliyor. Biz de Almanya Büyükelçiliği olarak bunlara ek bazı etkinlikler ve alternatifler belirlemeye, Türk toplumuna, sadece birkaç şehirle sınırlı kalmayıp ülkenin diğer kısımlarına da ulaşarak, nasıl daha fazla dokunabileceğimizi görmeye çalışabiliriz.
İki ülke arasındaki en önemli benzerlikler neler sizce?
Öncelikle, ülkelerimizin büyüklüğü. İkimiz de devasa ülkeler değiliz, yani küresel güçler değiliz; ama küçük ülkeler de değiliz, bu yüzden sorumluluktan kaçamayız. Seksen veya doksan milyon nüfusunuz olduğunda, bazı sorulara cevap vermek zorundasınız. Sadece günü kurtarmaya çalışamazsınız. İkincisi, coğrafya. Coğrafya bizim için çok ilginç bir konu. Almanya olarak Avrupa’nın ortasındaki konumumuz her zaman hem büyük bir avantaj hem de devasa bir zorluk oldu. Türkiye için de coğrafyanın sunduğu fırsatlar olduğu kadar, buna bağlı bir dizi zorluğun da olduğu aşikâr. Dolayısıyla, bence bu iki önemli benzerlik bizi dünyaya mutlaka aynı pencereden baktırmıyor ancak, bize benzer soruların yöneltilmesine neden oluyor. İşte bu durum oldukça ilginç.
Peki, farklılıkların neler olduğunu düşünüyorsunuz?
Elbette kültür, din ve tarih açısından farklılıklar var ama ben farklı ülkelerde görev yaptıkça benzerliklerin daha baskın olduğunu görüyorum. Stereotiplere fazla takılmamak gerekiyor; aslında düşündüğümüzden çok daha yakınız.
Göreviniz sona erdiğinde Türkiye’den en çok neyi özlersiniz?
Kesinlikle misafirperverlik. Ayrıca iklimin de öyle olduğunu düşünüyorum; şimdiden çok sevdim bile. Ve tabii ki çeşitlilik… Şu ana kadar gördüğüm ve öğrendiğim o kadar çok farklı şey var ki! Ama sizin de dediğiniz gibi, sadece birkaç ay önce geldim; yani şu an durup dinlenmeyi düşünmüyorum.
Son olarak hobilerinizden biraz bahseder misiniz?
Seyahat etmeyi seviyorum. Bu yüzden umuyorum ki buradaki görev sürem boyunca sadece Türkiye’yi değil, çevre ülkeleri de tanıma fırsatım olur. Örneğin; Hong Kong’dayken ana kara Çin’e, diğer Güneydoğu Asya ülkelerine ve ayrıca Orta Asya’ya çok seyahat ederdik. Orta Asya’da Türkiye ile bazı benzerlikler veya bağlar olduğunu öğrendim. Bunu tekrar yapabilmeyi umuyorum. Bunun dışında, farklı konularda bir şeyler öğrenmeyi seviyorum; hoşuma giden şey bu. Mesela yapay zekâ gibi alanlardaki modern gelişmelerle gerçekten ilgiliyim. Boş zamanlarımda bu tür şeylerle uğraşmaya çalışıyorum.