© Copyright 2018 Mag Medya
Başa Dön

Ali Öner – İçsel Fırtınalardan Sahneye

Ali Öner – İçsel Fırtınalardan Sahneye

 

“Taşacak Bu Deniz” dizisinde Gökhan karakterine hayat veren Ali Öner, Karadeniz coğrafyasının hırçın atmosferinin oyunculuğunu beslediğini belirtiyor. Öner, hayatında benimsediği disiplin ve denge unsurlarının kendisine ve oyunculuğuna katkılarını MAG Okurları ile paylaşıyor.

 

Röportaj: Ebru Esen Turgud @ebruesenturgud

Fotoğraf: İlker Özlü @ilkerozluofficial

Stüdyo: İlker Özlü Stüdyo @ilkerozlusturyo

Saç-Makyaj: Akgün Manisalı @akgunmanisali

Styling: Murat Han @murathannst

Styling Asistanı: Emre Baran @1emrebaran

Ajans: Unique Management @management.unique

PR: Ebru Esen Turgud @ebruesenturgud

 

Karadeniz’in ruhunu ve mizahını güçlü biçimde yansıtan bir iş “Taşacak Bu Deniz”. Bu projeye dâhil olduğunuzda sizi en çok heyecanlandıran şey neydi?

Bu işe dâhil olduğumda beni en çok çeken şey, sadece romantik ya da dramatik bir hikâye anlatması değil; insanın kendi geçmişiyle, aidiyet duygusuyla, aile bağlarıyla ve terk edilmişlikle yüzleştiği samimi bir dünya olmasıydı. Karadeniz’in sert doğasıyla çizilen bu hikâye, insanın içsel fırtınalarını çok güçlü şekilde dışarıya yansıtıyor. Bu karmaşanın içinde bir karaktere gönül rahatlığıyla bağlanabileceğimi hissettim.

 

Dizide Karadeniz şivesiyle oynamak oyunculuk anlamında size neler kattı? Şiveyle oynamanın zorlayıcı ya da özgürleştirici tarafları oldu mu?

Şiveyi öğrenmek için Trabzonlu arkadaşlarımla sohbet ettim. O coğrafyanın insanıyla sürekli iletişim hâlinde oldum. Oyuncu arkadaşlarımla sette olmadığımız, birlikte vakit geçirdiğimiz her an şiveyle konuşmaya özen gösterdik; sonra kendiliğinden alıştık. Aslında olay biraz kelimeleri yuvarlamak, biraz da tonlamayı yakalamak. Sahnede tonlamayı ve kelimeleri doğru telaffuz etmeyi düşünmeden konuşmak başta zorlayıcıydı, çünkü ağzımızın şekliyle oynamaktan çok, duyguların ritmini yakalamak gerekiyordu; ama bir kere oturduğunda karakterin dünyasına özgürce girebildim.

 

Canlandırdığınız karakterle ortak yönleriniz neler? “Bu sahnede ben vardım.” dediğiniz anlar oldu mu?

Gökhan’ın terk edilmişlik ve aidiyet arayışı benim için güçlü bir bağ oldu. Annesinin onu küçükken bırakması ve Şerif’in, koruması altına alması onun kimlik arayışını belirliyor. Sevgiyle beslenmemiş ama hayatta kalmayı öğrenmiş bir karakter. Ben de geçmişte bağ kurmanın, terk edilmenin ve yine de umutla durmanın ne demek olduğunu içsel olarak hissettiğim için o anlara yakın hissediyorum. Özellikle Şerif’in etkisindeki sahnelerde Gökhan’ın çelişkilerini canlandırırken bazen tepede oyunculuk değil, insani gerçeklik ortaya çıkıyor; o anlarda “Evet, buradayım.” diyorum.

 

Karadeniz coğrafyasında çekim yapmak, doğa ve insan ilişkisini birebir yaşamak oyunculuğunuzu nasıl etkiledi?

Karadeniz doğası ile karakterlerin iç dünyası arasında bir paralellik var. Hırçın deniz, ani değişen hava; bunlar karakterin ruh hâlini somutlaştırıyor. Bazen üşüyoruz, bazen terliyoruz, bazen ikisini de yaşamamak için çözümler bulmaya çalışıyoruz. Set ortamında yağmurun birden bastırması ya da sisin çökmüş olması oyunculuğu sadece “oynadığımız bir sahne” olmaktan çıkarıp yaşanmış bir duygu hâline getiriyor.

 

Set ortamı nasıl, biraz bahseder misiniz? Kamera arkasından oldukça eğlenceli anları sosyal medyanızda paylaşıyorsunuz…

Normalde dramatik bir dünyayı anlatan projelerde setin havası gerilimli olur sanılır; ama bu sette bunun tersi yaşanıyor. Yoğun tempoya rağmen herkes destekleyici. Birlikte gülmek, küçük anları paylaşmak o yoğunluğu dengeliyor. Ben paylaşımlarımla sadece eğlenceli anları değil, arada sımsıkı bağ kurduğumuz dostlukları göstermek istedim. Gerçekten sanki yıllardır tanışıyormuşuz gibi hissettim; öyle bir samimiyet oluştu. Bunu da takipçilerimizle paylaşmaktan mutluluk duyuyoruz, çünkü bizim aramızda gerçekten sıcak bir bağ var.

Dijital çağda oyunculuk yalnızca ekranda olmakla sınırlı değil. Siz “lifestyle” tarafında kendinizi nasıl tanımlarsınız? Günlük rutininizde nelere önem verirsiniz?

Benim için denge çok önemli. Instagram’da paylaştıklarım tamamen kişisel hayatım değil; benimle ilgili bir iz düşümü. Tabii ki gösterdiğim şeyler de benim ritüellerimden birer parça. Disipline inanırım; spor, beslenme, çalışma, sosyalleşme vs. konu ne olursa olsun disiplinli olmak yaşam standartlarımı hep daha yukarı taşıyor. Cilt bakımı konusunda pek bildiğim bir şey yok; uyguladığım ürünler var tabii ki ama beslenme sağlıklı olunca bunları bilmeye pek gerek kalmıyor. Bazen rutinin dışına çıkabiliyorum ama bunu kısa bir kaçamak gibi yapıyorum.

 

Yoğun çekim temposunda sizi dengeleyen, “kendinize döndüren” küçük ritüelleriniz var mı?

Benim ritüelim sanırım biraz yalnız kalmak. Kısa ama derin bir yalnızlık bile zihnimi temizliyor. Bir de kulaklıkla yalnız yapılan spor; bazen sadece sessizce yürümek bile tüm duygusal yükü boşaltıyor. Bu, Gökhan gibi karmaşık bir karakterin arka planını taşırken beni dengede tutuyor.

 

Bugüne kadar aldığınız ve sizi gerçekten dönüştürdüğünü düşündüğünüz bir eleştiri ya da geri bildirim oldu mu?

Bir gün bana bir ağabeyim “Çok dinle, az konuş.” demişti. Bununla ilgili birçok atasözü var; onları da söyleyenler oldu. O zaman anlamıyordum ama şimdi fark ediyorum ki bazen susmak bile çok şey anlatabiliyor. Hatta bazen susmak, konuşmaktan daha çok şey anlatıyor. Bunu yapabildiğim zamanlarda, anlatmamam gereken konular ve olaylar ne ise daha kolay fark etmeye başladım. Susabilmek büyük güç aslında.

 

Kariyer yolculuğunuzda “iyi ki” dediğiniz bir risk ya da karar var mı?

Karadeniz’in ağır dramatik atmosferinde yer almak istememek de bir tercih olabilirdi ama ben tam tersini seçtim; bu bana farklı coğrafyada bulunmanın, orayı keşfetmenin, hiç bilmediğin bir yerde yaşamamın özgürlüğünü ve gücünü hissettirdi. Duygusal derinliği yüksek işlerde yer almak, kısa vadede risk gibi görünse bile uzun vadede oyunculuğumu çok besledi. Birçok kez aldığım riskler, “iyi ki” dediğim durumlara dönüştü. Hep böyle olmaya devam edeceğinden eminim. Keşkelerim yok. Sadece “Acaba böyle yapsaydım nasıl olurdu?” diye düşündüğüm noktalar var. Bunlar pişmanlık değil, sadece merak. Olduğum yerden çok mutluyum; risk almaya ve “iyi ki” demeye devam.

 

Yer aldığınız projeleri seçerken en çok neye bakıyorsunuz: Hikâye mi, karakter mi, his mi?

Ben önce karakterin iç dünyasını hissediyorum. Hikâye güçlü değilse bile karakter duygusuyla bağ kurabiliyorsam, o rolün biraz da beni besleyeceğini düşünüyorum. “Taşacak Bu Deniz”de his zaten çok belirgindi.

Aidiyet, terk edilmişlik, aşk, intikam, mutluluk, sabır, samimiyet gibi güçlü temalar seyirciyle hikâye arasında bağ kuruyor.

 

Seyirciden önce bizim karakterlerle bağ kurmamıza da yardımcı oluyor. O yüzden hepsi birlikte mükemmel bir ahenk oluşturuyor. Yalnızca hikâyeye bakıp “tamam” diyemeyiz ya da yalnızca karakterin hissettirdiklerine odaklanıp “bu iş güzel” diyemeyiz, çünkü bazen hikâye çok güzel olsa bile karakter doğru yazılıp işlenmezse istenen duyguyu aktaramayabiliyoruz. Ya da hikâyede bir yerde eksik bir şeyler bulursak karakterin duygu durumunu anlayamayabiliyoruz. Sadece bu ya da şu diyemem; hepsi birlikte olmak zorunda.

 

Günlük hayatınızda aktif olarak spor yapıyorsunuz. Sporun hem fiziksel hem de zihinsel olarak sizi nasıl etkilediğini düşünüyorsunuz? Oyunculuğunuza katkısı oluyor mu?

Kesinlikle. Spor benim için yalnızca kasları güçlendirmek değil, aynı zamanda dayanıklılığımı ve odaklanmamı artırmak. Bir sahne uzun sürse de dikkatimi korumak için zihinsel disiplin gerekiyor. Bu, sahnedeki duygu yoğunluğunu, aynı kaldığı hâlde daha net aktarmama yardımcı oluyor. Bir de spor yapmak ve kendi vücudumu tanımak beni daha da özgürleştiriyor. Beden hâkimiyeti sahnede çok işime yarıyor. Yorgun olsam bile sahnede yapmam gerekeni yapabilecek disiplini var ediyor. Dolayısıyla aslında çözümü elimde olmayan sorunları çözebilme yetisi sağlıyor. Çekim esnasında yaşanan aksilikler, hava şartları, yorgunluklar vs. ile başa çıkabilmeyi, hatta onlara ayak uydurarak çok daha güzel ilerlemeyi öğretiyor.

 

Birçok insan sizi oldukça yakışıklı buluyor ve bunu sıkça dile getiriyor. Bu tür iltifatları duymak sizde nasıl bir duygu yaratıyor? Kendinizle ve dış algıyla kurduğunuz ilişkiyi nasıl tanımlarsınız?

İltifatlar elbette hoşuma gidiyor, insanız neticede; ama benim için en kıymetli olan, insanların oyunculuk performansımla bağ kurması ve bunun takdir görmesi. Dış algı kısa süreli bir enerji olabilir ama sahnede bir duyguyu gerçekten yaşatmak ve izleyicide iz bırakmak benim için daha kalıcı. Bu yüzden dış algıyla dengeli bir ilişki kuruyorum, keyif alıyorum ama merkezime koymuyorum.

Yazar Hakkında /

2003 yılından bu yana, hedef kitlesi AB ve A+ olarak belirlenmiş bir çok baskı, web, pr, organizasyon işinde başarılı projelere imza atmış olan MAG hayatın her alanında en iyi olmayı hedefleyen, sosyo-ekonomik seviyesi yüksek, özel zevkleri olan ve hobileriyle yaşamını renklendiren, sosyal sorumluluklarının bilincinde olan, belirli kesimden kabul ettiği müşterilerine yıllardır sağlamış olduğu yüksek başarı grafiği ile doğru planlanmış bir büyüme ile sektöründeki hayatına devam etmektedir.

Yorum Bırakın

Bu site istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanır. Yorum verilerinizin nasıl işlendiğini öğrenin.