Elif Zorlu Tapan: Emre Şahin
Amerikalı anne ve Türk bir babanın çocuğu olarak dünyaya gelen Emre Şahin, Boston’daki Emerson College’da televizyon ve sinema eğitimi aldı. İki farklı kültürün arasında şekillenen bakış açısıyla kariyerinin ilk dikkat çeken adımını 2007 yılında attı. History Channel’ın en yüksek izlenme oranlarına ulaşan yapımlarından “Cities of the Underworld” serisinin ortak yaratıcılığını yaptı.
Eşi Sarah Wetherbee ve Kelly McPherson ile birlikte 2008 yılında, Los Angeles merkezli yapım şirketi Karga Seven Pictures’ı kurarak Discovery, Travel Channel ve History Channel gibi önemli platformlar için projeler üretmeye devam etti. 2009’daki “Sniper: Inside the Crosshairs”, 2013’teki “Eyewitness War”, Adolf Hitler’in savaş sonrası kaçışına dair komplo teorilerini araştıran “Hunting Hitler”, Megan Fox ile birlikte hayata geçirdikleri “Legends of the Lost” uluslararası projelerinden bazıları.
Emre Şahin, yazıp yönettiği “Rise of Empires: Ottoman” ile Fatih Sultan Mehmed’in İstanbul fethini dünya izleyicisine ulaştırdı. Dizinin anlatımını ise, Game of Thrones’tan tanınan Charles Dance üstlendi.
“Testament: The Story of Moses”, “Pera Palas’ta Gece Yarısı” ve “Umami” gibi farklı türlerde üretmeyi sürdüren Emre Şahin ile konuştuk.
Emre Şahin’i yapımcı, yönetmen ve girişimci olarak ayrı ayrı nasıl tanımlarsınız?
Yönetmen olarak: İşini seven, sınırları zorlamaya çalışan bir görsel hikâye anlatıcısı. Tarihî ve gerçek olayları epik bir dille, izleyiciyi içine çeken atmosferler yaratarak, modernize eden bir yaratıcı olma hedefim var; ama tabii ki sadece tarihî işler değil. O benim özel ilgi alanım ama asıl hedefim daha büyük. Her projeden bir şeyler öğrenme, kendimi sınama ihtiyacı duyuyorum. Bunun için belki de en zor projeler bana daha ilginç geliyor. Benim için başarısız olma riski olmayan projeler heyecan verici değil; gerçek yaratıcılık o konfor alanının bittiği yerde başlıyor. Garanti oynamak kadar sıkıcı bir şey yok benim gözümde.
Yapımcı olarak: Hayatımın yapısı gereği, bir köprü kurucu. Doğu ve Batı arasındaki anlatım farklarını birleştirip, yerel bir hikâyeyi küresel standartlarda paketleyebilen bir stratejist.
Girişimci olarak: Risk alan ve inovasyon odaklı. Karga Seven Pictures ile sektöre yeni formatlar kazandıran, yapay zekâ gibi yeni nesil teknolojileri yaratıcılıkla harmanlamayı seven, vizyoner bir lider.
Bugün dönüp baktığınızda, sizi bu mesleğe iten neydi?
İstanbul gibi her köşesi tarih ve hikâye kokan bir şehirde doğmuş olmanın getirdiği o doğal merak. Babam Haluk Şahin’in gazeteci ve akademisyen kimliği sayesinde, bilginin ve doğru anlatılmış bir hikâyenin gücünü görerek büyümem beni bu yola iten en büyük güçtü.
Amerika’da ve Türkiye’de büyük yapımlara imza attınız. İki ülke arasında prodüksiyon farkları neler?
Amerika’da sistem daha kurumsal ve planlı işliyor; her şey aylar öncesinden matematiksel olarak belli. Türkiye’de ise müthiş bir pratik zekâ ve hız var. Kısıtlı zamanda çok kaliteli işler çıkarabiliyoruz ama sistemin sürdürülebilirliği konusunda Amerika’nın disiplini ile Türkiye’nin bu duygusal ve hızlı enerjisini birleştirmek en ideal formül.
Bu aralar üzerinde çalıştığınız projeler neler, biraz bahseder misiniz?
Şu anda birçok farklı coğrafyada, çok boyutlu projelerimiz var. Bir yandan Amerika, Türkiye ve Orta Doğu için dijital platformlara içerik üretiyoruz; bazıları derin tarihî köklere sahip, bazıları ise tamamen yeni dünyalar kuruyor. Özellikle birkaç projede, tarihe alışılagelmişin dışında, Batı merkezli olmayan bir perspektifle bakmak bizi heyecanlandırıyor. Bunun dışında, hazır olduğunda uluslararası alanda ses getirecek iki çok büyük projemiz daha yolda.
Megan Fox ile de ortak bir proje yaptınız. Hatta kendisi sizinle birlikte Türkiye’ye geldi. Nasıl tanıştınız ve birlikte çalışma fırsatı nasıl ortaya çıktı?
Megan ile yolumuz, Karga Seven olarak ürettiğimiz projelerin uluslararası çekim gücü sayesinde kesişti. Kendisi tarihe ve mitolojiye çok meraklı biri. Bir belgesel serisi projemiz için doğru ismin o olduğunu düşündük ve vizyonumuzu paylaştığımızda çok heyecanlandı. Türkiye’ye gelmesi hem bizim için hem de ülkemizin tanıtımı için harika bir sinerji yarattı.
Türk dizileri dünya çapında bu kadar başarılıyken, Türkiye sahip olduğu doğal, tarihî ve kültürel zenginliği sinemada neden uluslararası bir marka değerine çeviremiyor?
Dizi sektöründeki başarımız karakter derinliğinden geliyor ancak, sinemada pazarlama ve tür sineması (genre) eksikliğimiz var. Elimizdeki tarihî zenginliği yüksek bütçeli “period drama”lara dönüştürmeliyiz. En büyük engelimiz ise sektörel zorluklar nedeniyle risk alma kaslarımızın zayıflamış olması. Oysa sinema, doğası gereği risk almayı, hata yapmayı ve büyük oynamayı gerektirir.
Türkiye’den uluslararası hikâye çıkarmak için neler yapmalı? Türk oyuncuların ve yaratıcı ekiplerin dünyaya açılma şansını nasıl görüyorsunuz?
Kendi hikâyelerimize dışarıdan bir gözle ama içeriden bir ruhla bakmalıyız. Türk oyuncuları ve teknik ekipleri dünya standartlarında yeteneğe sahip. Sadece, yerel kodlara sıkışmadan, o duyguyu evrensel sinema diliyle paketlemeyi öğrenmemiz gerekiyor.
Seyircinin artık çok daha hızlı tükettiği bir dönemde bir projeye evet derken hangi noktalar etkili oluyor, nelere dikkat ediyorsunuz?
Artık ilk on dakika değil, ilk otuz saniye önemli. Hikâyenin evrensel bir duygusu var mı ve görsel dili bugünün estetik anlayışına hitap ediyor mu? Buna bakıyorum. Hız önemli ama samimiyet ve özgünlük hâlâ en büyük duraklatma sebebi.
Peki, yeşil ışık alan bir proje hangi aşamalardan geçiyor? Bir fikrin toplantı masasından sete uzanan yolculuğunu kısaca anlatır mısınız?
Fikir masada doğar, ardından yoğun bir araştırma ve yazım süreci gelir. Yeşil ışık yandıktan sonra pre-prodüksiyon başlar. Set, bu hazırlığın meyvesinin toplandığı yerdir; ancak, benim için asıl hikâye, kurgu masasında son formunu alır. Mesleğe kurgu tarafında başladığım için, dağınık parçaların bir ruh kazanmaya başladığı o montaj aşaması, hâlâ en sevdiğim ve kendimi en çok evimde hissettiğim süreç.
Eşiniz Amerikalı. Evde daha çok Türk kültürü mü baskın, Amerikan kültürü mü, yoksa tamamen size özgü üçüncü bir kültür mü oluştu?
Evde ne tamamen Amerikan ne de tamamen Türk kültürü var; biz kendi üçüncü kültürümüzü yarattık. California’nın o sakin ve izole havası içinde, mutfaktan simit ve köfte kokularının yükseldiği, her iki dilin harmanlandığı bir sentez yaşıyoruz. 35mm filmle sokak fotoğrafçılığı yapmak gibi kişisel tutkularım da bu sentezin bir parçası. Şimdi bu yaşam formülünü bu yaz Amsterdam’a taşımaya hazırlanıyoruz. İstanbul, California ve Amsterdam arasında mekik dokuyan, sınırları olmayan bir hayat bu.