Lissiya Günlükleri

    Çocuklarımla istisnasız bütün çocuk filmlerine giderdim, çünkü hepsini çok severdim. Bence onlar çocuklar için değiller. Bilakis benim gibi kafasının içi fantastik fikir, şekil, öğe ve görsellerle dolu insanların gerçek dünyası. 3 boyutlu bu kaba ve kısıtlı dünyanın ötesine geçmek istemişimdir her zaman. 

    İşte Narnia Günlükleri filmi de aynı böyle bir film serisiydi. 4 kardeş bir giysi dolabından Narnia diyarına geçiş yapıyorlar ve büyülü diyarda aklınıza gelemeyecek fantastik sihirli maceralar yaşıyorlardı.

    İşte Narnia Günlükleri filmi de aynı böyle bir film serisiydi. 4 kardeş bir giysi dolabından Narnia diyarına geçiş yapıyorlar ve büyülü diyarda aklınıza gelemeyecek fantastik sihirli maceralar yaşıyorlardı. 

    İki gün için gittiğim M.Ö. 3000’lerde kurulan antik kentlerin olduğu ve o dönemlerde ‘Işık Ülkesi’ anlamına gelen Likya bölgesinden adını alan Lissiya Hotel de bana büyülü Narnia ülkesini anımsattı orada aldığım her nefeste. 

    Civarında dolaştığınız her adımda M.Ö çok eski çağlarda yaşamış insanların o paha biçilmez eserlerinin arasından geçiyorsunuz. Otelin konumunun dağın yükseklerinde olmasından dolayı başınızın üzerinde gündüz; her an açık bir gökyüzü, gece ise; etrafınızın ormanla çevrili olmasından dolayı Samanyolu galaksisinin sonsuz yıldızları her biri adeta birer kaşıkçı elmasıymışçasına elinizi uzatsanız dokunabileceğiniz mesafede başınızın üzerinizde… 

    Havuzunda yüzerken bir taraftan çam ormanının nefis kokusunu ciğerlerinize çekiyorsunuz, diğer yandan havuzla denizin ufukta birleştiği hatta yaslanarak mavinin sonsuzluğunda kayboluyorsunuz.

    Günün her saati kulağınıza gelen ağustos böceği ile değişik kuşların çok sesli filarmoni orkestrasıyla ve orman sesleriyle uyanıyorsunuz sabahları… Odalar sadece 12 adet ve konum olarak her biri adeta bir kartal yuvası gibi konumlandırılmış. Bu nedenle metrelerce aşağıdaki deniz, uyandığınızda ayağınızı sokabileceğiniz ufak bir lagun gibi görünüyor ormanın sonsuz yeşilliğinin arasından. Odanızda size özel jakuziniz, salıncağınız ve üzerine uzanıp ister güneşlenebileceğiniz ister gece yıldızlarda yolculuğa çıkabileceğiniz şezlonglarınızın bulunduğu dev teraslar var ki, işte bu terasların manzarasına doyum olmaz. 

    Aşağıdaki sahile sizi alan safari aracı gibi araçlarla engebeli ve dar yollardan ormanın içinden indiriliyorsunuz ki; bu başlı başına bir Narnia ülkesi macerası. Deniz kristal şeffaflığında. Tekneyle hemen civardaki Cennet koyu gibi bazı özel koylara da gitmeniz mümkün. Buralarda derin ve büyük mağaralar var hep. Ben bunlardan birinde yüzdüm de. Unutulmaz bir maceraydı. Bu koyların tepelerine yürüyerek çıktığınızda karşınıza dünyanın en doğal ve salaş restoranı çıkıyor. Siz teninizde denizin ve yürüyüşten kendi terinizin tuzuyla susamış bir şekilde sofraya oturduğunuz anda size kendi yetiştirdikleri ürünlerden oluşan bir masa hazırlıyorlar. Patates ve yoğurdunun lezzetini tarif edemem. 

    Denizde yüzerken kafanızı çevirdiğiniz her yerde binlerce yıllık bir tarihi eser var ve suya daldığınızda adeta bu tarihin de içine dalıyorsunuz.

    Oteldeki servis elemanlarının istisnasız her biri adeta birer melek ve sizin etrafınızda kanat çırpıyor sürekli. Hele bir Ahmet Beyazıt Bey vardı ki, her an yaptığı zeki esprileri ve hep gülümseyen yüzüyle kalbimde derinden yer etti. Yemekler çok usta bir elden çıkıyor. Yediğiniz en sakin salatanın dahi, içinde yok yok… Üstelik kullanılan nar ekşisi dahil tüm soslar civar köylerde el yapımı olarak alındığı için bizler gibi İstanbul’da her şeyin sunisini yemek zorunda bırakılmış insanların tat algısında büyük bir şölen ve adeta bir şok etkisi yarattı. Buradan üstat şef Hüseyin Çay beyefendiye de teşekkürlerimi iletiyorum. 

    Ormanda, dağlarda yaptığımız hepsi toplam 4 saat süren bir şelale yolcuğumuz oldu ki, onu tek başına bir sayıda yazsam ancak anlatabilirim. Aladere şelalesinde yüzdüm. Benim gibi soğuk suya haşa giremeyen biri için eksi milyon derecedeki suda geçirdiğim ve içinden çıkmak istemediğim o saatler unutulmazdı. İşte, asıl o zaman büyülü bir yerde olduğumu hissettim.

    Hayatımda gördüğüm en büyük ve inanılmaz renklerdeki helikopter böcekleri, rengarenk sihirli kelebekler ve tepelerden başınıza dökülen buzulların erimiş suyu derecesindeki o şelale, ağaçlardan dökülen çiçekler, tanımadığım çeşit türlü mahlukat arasındaki o anlar hayatımda yaşadığım en unutulmaz anlardan biriydi. 

    2008 yılında inşaatına başlanıp doğaya zarar vermeden ve bütün canlı varlıklar korunarak yapılmış bu çevre dostu otel 2013’ te bitmiş ve o günden beri faal. Dalaman havaalanından 1 saat mesafede, denizden 300 metre yükseklikte ve Uzak Doğu ile tropikal ülkelerden getirilen özel bir bitki örtüsüne sahip. Dağa yapılan setler üzerine kurulmuş her şey ahşaptan, yani doğal. Otelin sahibi, yatırımcı Sayın Coşkun Yılmaz beye ve sahibesi Sayın Gül Yılmaz hanımefendiye ülkemize kazandırdıkları bu güzel yatırımları, her türlü emekleri ve üstün misafirperverlikleri için sonsuz teşekkür ediyorum. Sayın Coşkun Yılmaz, aynı zamanda Leonberg’de Joepena’s adlı bir restoran zincirinin de sahibi. Ve kendisi bana 2017 yılında İstanbul Taksimde Lissiya İstanbul oteli açacaklarının da müjdesini verdi. 

    Tarihi eserlerle dolu kumsallarından su altından çivit mavisi sularla dolu mağaralarına, sonsuzluğa bakan konumundan, ormanlarındaki şelalelerine kadar adeta büyülü bir imparatorluğa gittiğiniz hissiyle güzel zamanlar geçirebilirsiniz. 

    Leave a Reply